Home

Erzurum milletvekili adaylarını tanımak istiyoruz!

15 Mayıs 2018/PUSULA

Milletvekili aday adayları başvurularını yaptılar ve partilerin genel merkezlerine davet edilerek hem cemallerini gösterdiler hem de kemallerini. Biz de, şehrimizin temsilciliğine aday zevatın bir kısmının cemalini tanıyoruz, sosyal medyada gözüken bir kısmının da kemalini, yansıttıkları kelamdan, biliyoruz.

Ne var ki, vekil aday adaylarımız hakkında aslında tam bir bilgi sahibi değiliz. Bu insanlar kimdir? Eğitimleri nedir? Hangi iş alanlarında çalışmışlar ve hangi başarılı neticeler almışlardır. Bu, kısa bir biyografi ile geçiştirilmeli. Kamuoyunun merak ettiği bu insanların Erzurum’a dair, bu bağlamda ülke siyaseti ve ülkenin dış siyasetiyle ilgili görüşleridir. Aday olup seçilecek olan vekillerimiz, hizmet döneminde (iç dış politika düşünceleri şöyle dursun) şehrimize hangi hizmeti yapacaklardır? Şehre taahhütleri nelerdir? Belediyeler, bakanlıklar ve genel müdürlükler nezdinde hangi projeleri gerçekleştirmek üzere koşturacaklardır? Nakısalı yahut eksik gördükleri yasal mevzuat var mıdır, onların değiştirilmesi için hangi kanun tekliflerini vereceklerdir? Maddeler halinde siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel fikirlerini; tarım, ekonomi, turizm, eğitim vb. alanlardaki projelerini kamuoyuyla paylaşmalıdırlar ki, biz de, kime neden oy vermemiz gerektiğini bilelim.

Pusula Gazetesi yöneticilerine çağrıda bulunuyorum: Pusula Gazetesi’nin sütunlarında, vekil namzetlerimize, kendilerini ve projelerini tanıtmaları için fırsat veriniz. Bunu diğer şehir gazetelerimiz ve internet sitlerimiz de yapmalı. Her ne kadar, yüksek demokrasimizin gereği olarak, seçkin seçilmişlerin seçeceklerine oy vereceksek de, hiç olmazsa, seçkin seçilmişlerin seçeceği Erzurum milletvekillerinin şehre dair düşüncelerini ve taahhütlerini öğrenmiş oluruz ki bu da az şey değildir!

Müze fakiri bir şehir: Erzurum!

Bir şehir tarihi geçmişe sahip olur da nasıl çeşitli müzelere sahip olmaz? Maalesef Kuzeydoğu Anadolu’nun tarih, kültür ve medeniyet kenti Erzurum, bu imkânını müzeler yoluyla ortaya koyamayan bir şehir.

Müze kurmaktaki amaç kâr elde etmek değildir; tarih, sanat ve kültür varlığını belli bir mekânda topluma sunmak, bu yolla ziyaretçileri bilgilendirmek, hatta eğitmek.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tespitiyle Türk milletinin var ettiği kültür ve medeniyeti en çok yansıtan beş şehir İstanbul, Bursa, Konya, Ankara ve Erzurum’dur. İstanbul gibi Bursa’da da pek çok müze var. Mesela; Bursa Kent Müzesi, Hünkâr Köşkü Müzesi, Karagöz Müzesi, Aktopraklık Höyük Arkeoprk ve Açıkhava Müzesi, Çamlıkazık Köy Müzesi, Bursa Bıçak Müzesi, Merinos Tekstil Sanayi Müzesi, Merinos Enerji Müzesi, Yaşam Kültürü Müzesi, Sağlık Tarihi Müzesi, Bursa Göç Tarihi Müzesi, Bursa Vakıf Kültürü Müzesi vb.

Bir süre önce Bursa’yı ve Trabzon’u ziyaret ettik ve her iki ildeki müzeleri gezdik. Bursa’da müze ziyaretlerinde vatandaştan ücret alınmıyor. Erzurum’daki bir-iki müzeye ise ancak ücret karşılığı girilebiliyor. Yabancı turistlerden belli bir ücret talep edilebilir, ancak Türk vatandaşlarına müzelerimiz tamamen ücretsiz olmalıdır.

Gelelim Erzurum’a… Türk tarihini yapan şehirlerin arasında ismi anılan Erzurum’da iki müzemiz var: Arkeoloji Müzesi ile Yakutiye Medresesi’nde bulunan Türk-İslam Eserleri ve Etnografya Müzesi. Oysa Erzurum’da, Bursa’daki gibi, daha pek çok müze kurulabilir. Mesela Ermenilerin katlettiği on binlerce insanımızın hatırasını yaşatan bir müzeye sahip olmamamız büyük ayıplarımızdan biri. Türk tarihini yapan şehirlerden Erzurum, kültürel geçmişini yansıtan çeşitli tematik müzelere kavuşturulmalıdır.

Belediyelerimizin sit alanları içinde kalan ve bir kısmı onarılan tescilli evlerin bazıları bu tematik müzeler için kullanılabilir. Özellikle kale ve Üç Kümbetler çevresindeki tarihî Erzurum evlerinden uygun olan bir ikisi bu amaca hizmet edebilir. Nitekim Trabzon’daki Kanuni Evi de, eski bir Trabzon evinin restorasyonu sonucu ortayı çıkarılmıştır.

Erzurum’da Türk Soykırımı Müzesi, Kent Müzesi, 93 Harbi ve Nene Hatun Müzesi, Köyler ve İlçeler Müzesi, Atatürk Üniversitesi Müzesi vb. temalar etrafında yeni Erzurum müzeleri oluşturulabilir. Bu tür müzelerin içinin nasıl doldurulduğu konusunda fikir sahibi olmak isteyenler Bursa ve İstanbul’daki tematik müzeleri gezip görebilirler. (Pusula 14.05.2018)

Herkesin okuması gereken bir roman: Kafkas Koçakları

19 Nisan 2018/PUSULA

Kafkasya neresi? Karadeniz ve Hazar denizi arasında yer alan, Avrupa ve Asya’nın sınırında bulunan bölge. Burası öyle bir bölge ki, sanki de, birçok kavim buruda kümelenmiştir. Türkler (Azeriler), Gürcüler, Ermeniler, Ruslar, onlarca etnik grup.

Kafkasya Anadolu gibi uzun asırlardır Türklerin yaşadığı bir vatan parçasıdır. Ne var ki, Çarlık Rusya’sı ile başlayan sistematik Türk düşmanlığı Bolşeviklerle devam etmiştir. Maalesef Müslüman kimliğine sahip hiç kimse bu topraklarda uzun süre rahat etmedi. Ruslarca, Gürcülerce ve Ermenilerce Kafkas Müslümanlarına reva görülen zulümler bugün de sone ermiş değildir. Ne Dağlık Karabağ Rus desteğindeki Ermeni işgalinden azat edilebildi, ne Kırım Türkleri ne Ahıska Müslümanları sürgünlerden dönüp vatanlarına sahip çıkabildiler.

Yaşananlar bize iyice öğretti ki Türk tarihi bir bütündür; Kafkaslardaki Müslümanların acısı Anadolu’daki Müslümanların acısından ayrı değildir. Biz, sadece Azerbaycan’la değil, tüm Kafkas Müslümanlarıyla aslında tek bir milletiz. Sevincimiz de kederimiz de birdir. Ne var ki, arada sınırlar, tabiri caizse karlı dağlar var, gün oluyor bizim onlardan haberimiz olmuyor, gün oluyor onların bizden haberi olmuyor…

Birinci Dünya Harbi’nde Rus ve Ermeni işgali altındaki Doğu Anadolu Müslümanları gibi Kafkas Müslümanları da büyük acılar çektiler; yerlerinden yurtlarından oldular, alçakça katledildiler. Zulmün her çeşidi bu bölgelerde yaşandı. Kahreden bu elim hadiseler belki tarih araştırmalarınca yer yer tespit edildi, ancak, kitleler yaşananları tam olarak hiçbir zaman bilemedi.

Her fırsatta tekrar ediyorum: Bizim büyük bir tarihimiz var, fakat edebiyatımız yok! Çağımızda tarihi kitlelere ulaştırmanın etkili yolu edebiyattır. Roman, hikâye, tiyatro eseri, film, vb. Son yıllarda birçok yazar ve akademisyen tarihimizi adeta edebiyata aktarmaya başladı. İyi de oldu, böylece raflarda kalan akademik çalışmalar, bu yolla film ve dizi olma şansını elde etti ve tarih geniş kitlelere ulaştı.

2018’in ilk tarih romanlarından birini de Atatürk Üniversitesi mensubu Prof. Dr. Ali Kafkasyalı Hoca kaleme aldı. Romanının adı: Kafkas Koçakları. Romanın kahramanları Memmed Baba ve oğlu Aloy Hacı, yazarımızın dedesi ve babası. Belgesel roman tadındaki Kafkas Koçakları’nın tanıtımı Salı günü Atatürk Üniversitesi Mavi Salon’daki toplantıda yapıldı. Ben de oradaydım ve Ali Kafkasyalı Hoca’nın romanın içreğiyle ilgili sunumunu merakla dinledim. Salon lebalep doluydu. Konuşmadan sonra öğrenciler kitap imzalatma telaşına düştü. Kapanın elinde kalan romandan ben de bir tane alabildim ve heyecanla okumaya başladım.

Tuhafı şu ki, sayfalar ilerledikçe, kendi hikâyemizi okuduğumu fark ettim; evet, ister Kafkaslar’da yaşasınlar ister Anadolu’da, boyları, soyları, mezhepleri, meşrepleri ne olursa olsun, bu bölgedeki Müslüman Türkler bir evin halkıdır ve kaderi de birdir. Dün öyleydi bugün de öyledir.

Zulmü yaşatanlar belli, zulmü yaşayanlar belli! Bu roman, zalimi anlattığı kadar, zulme uğrayanların duruşunu ve savuruluşunu da gözler önüne seriyor. Bu bağlamda Kafkasyalı Hoca, ‘Kafkas Koçakları’ romanının arka kapağına şu ibretlik cümleleri uygun görmüş:

“Bolşevik İhtilali’ni müteakip Kafkasya’da çeşitli desteler oluştu:

Türkiye’ye kaçıp, devletin verdiği payı alıp, geride kalanları ve geçmişi unutarak orada yaşamak için oluşan kaçaklar;

Değerden yoksun bir hayat yaşamak, sadece canlılıklarını devam ettirmek için her türlü hıyaneti yapan alçaklar;

Zulme karşı sabır olmaz deyip, Bolşevik/Sovyet zulmüne karşı savaşmak için oluşan koçaklar.

Kaçakların korkaklığını, alçakların hıyanetini, koçakların ise kahramanlığını ve fedakârlığını tamamen gerçeklere dayanarak anlatan belgesel bir roman.”

Evet, Kafkasya’da ya da Anadolu’da olup bitenleri anlamak isteyenler, zaman kaybetmeden, Karınca Yayınları arasından çıkan Ali Kafkasyalı’nın “Kafkas Koçakları” adlı bu çok değerli belgesel romanını okumalıdırlar.

Sen de Deist misin, Hacı amca?

9 Nisan 2018/PUSULA

Aziz Nesin’e katılmıyorum; kimse aptal değildir; çocukların, gençlerin, yetişkinlerin ruhlarını ‘Araf’ta bırakarak, sonra da onların dalgalı denizdeki rotasız savrulmalarına bakıp bunu aptallık olarak yorumlamak bilinçli bir aptallıktır!

Yeni aptallık parametresi; ‘deizm!’ Nedir deizm? Pasif bir tanrı var, din diye bir şey yok!..

İddia şu ki, Türkiye’de gençler arasında ‘deizm’ artıyormuş? İşbu rivayet yeni çıktı, daha önce yok idi!

Daha önce ne vardı peki? Osmanlı’nın son döneminde ‘herkesin bir kısmı’ Osmanlıcı olmuştu; ‘herkesin bir kısmı’ Batıcı, ‘herkesin bir kısmı’ da Türkçü olmuştu. Tabi bunların, ‘Arapçılık, Arnavutçuluk, Kürtçülük, Yunancılık, Bulgarcılık, Rumculuk, Ermenicilik gibi daha nice ‘cilik-cülük’ gibi aptallık sürümleri vardı.

Gün geçti, yeni günler geldi; yeni günlerle yeni hezeyanlar ve aptallık türleri zuhur ettirildi. Eğitim, kültür ve ekonomik hayata, hükümet eliyle, bilimcilik-akılcılık (pozitivistçilik) fikri sokuldu; geleneksel kültür ve inanç baskılandı, ilkokuldan üniversiteye, eğitim pozitivist oldu.

Biraz geriye gidelim… Şehirler, cazibe merkeziydi artık ve kırsaldaki nüfus şehirlerde toplanmaya başlamıştı. Köylüler, şehirleşirken, sağlam bir paradigmaya sahip değillerdi; her göçmen, göçtüğü yerde, titrek elin tuttuğu bardaktaki su gibi, çalkalanıyordu. Anne çarşaflı, kız mini etekli, oğlan küpeliydi… Daha önceden kentlileşenler ise, her bakımdan Avrupalılaşmıştı!

Gençlik, şehirlerde, dünyadaki siyasi çalkantıların da bir gereği olarak, fikir kılıklı yeni aptallık dalgalarında dalgalanıyordu: Komünizm, Sosyalizm ve karşıt söylem olarak Milliyetçilik ve İslamcılık…

Ne var ki, günler ilerleyip yeni günler, yeni olaylar ve imkânlarla gelince, bu, siyasi ve sosyal dalgalar da, yüklendikleri kıyılarda eriyip gittiler. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde ne kominizim aptallığı kaldı ne de sosyalizm! Komünistler, aptallıktan vaz geçip Batı’daki inançdaşları gibi, kiliseye rücu ettiler.

Dünyadaki fikir hareketlerini ve son zamanların modası ‘deizm’i güncelleyen, kontrol ve sevk eden İsrail’e bağlı küresel Yahudi zekâsıysa, kendi çoluk çocuklarıyla, alınlarını Ağlama Duvarı’na yapıştırıp saatlerce Tevrat ve Zebur okumaya devam ediyorlar!

Aptallaştırılanlar ve bilinçli İslam düşmanları ise, İslam’ın, Türkiye’deki uyanışı karşısında iyice paniklemiş gözüküyor. Gazete köşelerinde ve sosyal medyada Müslüman gençlerin deist olduğu yalanını bilinçli olarak çoğaltan bu çevreler. Müslümanlar arasında o eski aptallıklar; komünizm, sosyalizm ya da ırkçılık hapları, artık işe yaramıyor; şimdilerde deizm hapı yutturalım diye uğraşıyorlar.

Bu hapı da önceki aptallık hapları gibi yutan Müslüman çocukları yok mu, var elbet.

Aileler ve eğitim sistemi tarafından samimi bir dini eğitim verilmez de nesillerin ruhu arafta bırakılmaya devam edilirse, fıtraten arayış içinde olan insanlara, önceki cik-caklar ve izim’lerin devamı olan deizm gibi aptalca tercihler, bir kurtuluş ya da cevap gibi gelebilir.

Sonra da aptal gencin biri karşına geçip sorar:

‘Sen de deist misin, Hacı amca!’

“Hayır, yeğenim; ben, komünist değilim!”

Saadet Partisi ve İktidarı eleştirme hakkı!

7 Nisan 2018/ PUSULA

Saadet Partisi son bir iki yıldır tabiri caizse uykudan uyanıp aktif siyaset denizinde dalgalar üretmeye başladı. En son, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte Hatay’a giden sanatçılara, muhalefet partileri gibi, SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da tepki gösterdi. Sanatçılardan, aynı duyarlılığı, özelleştirilmek üzere olan şeker fabrikaları için de ortaya koymalarını istedi. Karamollaoğlu’nun, “İnşallah güzide sanatçılarımız aynı hassasiyeti şeker fabrikaları için de gösterirler. İşçilerimizle beraber emek türküleri söylerler. Böylece, ‘Külliye’nin değil Türkiye’nin sanatçısı’ olduklarını gösterme imkânı bulmuş olurlar!” sözleri tabii ki iktidarı ve iktidar yanlısı medyayı kızdırdı.

Bu türden çıkışlarıyla dikkatleri toplayan SP lideriyle bugünlerde çeşitli medya kuruluşları röportajlar yayınlıyor, köşe yazarları makaleler kaleme alıyor ve böylece onun sesini öne doğru çekiyorlar. AK Parti hükümetine muhalefetini gizlemeyen BBC Türk kanalı da geçenlerde, Karamollaoğlu’yla bir söyleşi yayınladı. BBC muhabirinin, “HDP vekillerinin tutuklu yargılanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna Karamollaoğlu, “Milletvekilliği dokunulmazlığının önemli olduğu kanaatindeyiz. Bir milletvekili ceza görmeden tutuklanmamalıdır. Aslında kürsü dokunulmazlığı bizde mutlaktır, hiçbir zaman Meclis Başkanı milletvekillerinin sözünü kesemez,” şeklinde bir cevap vererek, HDP’lilere sahip çıktı. Haliyle, bu ifadeleri de, SP liderinin ‘bombalanmasına!’ yetti.

SP’nin, AK Parti’yle seçim ittifakını ağırdan alması hem iktidarı hem de iktidarın ve ittifakın kuvvetli taraftarı MHP’yi de rahatsız ediyor. MHP Genel Başkanı Bahçeli, sadece CHP’lileri değil, SP’lileri de fena halde iğneliyor.

Sosyal medyada yer alan Temel Karamollaoğlu’yla ilgili haberlere yazılan eleştirilere bakılırsa, SP lideri, ürettiği siyasetle, çok fazla kişiyi kızdırıyor. Karamollaoğlu, bugünlerde, ‘İngiliz casusu’ suçlamasıyla karışık, ana avrat küfürlere muhatap; dinine imanına, soyuna sopuna kadar, her türlü yerginin odağında!

‘Saadet Partisi’nin başına keşke ihtiyarlamış Karamollaoğlu yerine genç bir başkan seçilseydi!’ diyenler, galiba yanıldılar; Karamollaoğlu, 2019 seçimlerinin baskısı altına girmiş Türkiye’de, oldukça etkili bir siyaset üretiyor gözüküyor. İktidar medyasının sövgüsüne, muhalif medyanın övgüsüne bakılırsa, Karamollaoğlu’nun etki alını genişlemeye devam edecek.

Ne var ki, Karamollaoğlu’nun karizması bir Erbakan Hoca karizması değil; Saadet Partisi’ni, o ‘altın günlerine’ döndürmesini ondan beklemek beyhude. Ancak, madem Türkiye bir demokrasidir ve demokrasinin en büyük siyasi ayağı partilerdir, o halde, SP’nin, iktidarı eleştirmesi ve bu yönde siyaset üretmesi, iktidar cephesinde kızgınlık yerine takdirle karşılanmalıdır. ‘Muhalefetsiz bir Türkiye!’ iyi olabilir! Lakin bu iyi, -murakabeden kaçmak anlamı taşıdığından-, demokratik bir iyi olamayacağına göre, ne iktidarın ne de Türkiye’nin lehinedir.

Kutsal ‘üç aylardayız!’ Türkiye, Müslümanların yaşadığı bir ülkedir. Atalarımız, ‘lisan, ayniyle insan!’ demiştir. İktidarın, muhalefetin üslubuna dikkat etmesi gerekir. Siyasette hakaretleşmenin hatta küfürleşmenin artmasının, yazılı basında ve özellikle sosyal medyada yer alan, dinî ve hukukî suç teşkil eden küfürleşmelerin engellenmemesinin, milletin, zaten kırılgan bir yapı arz eden ahlakî değerlerini iyice zayıflattığı görülmelidir. Her partinin ve her vatandaşın eleştirisini, hakaret boyutuna taşımadan yapması, vicdan hürriyetinin bir gereğidir. SP’li yahut şu partili bu partili, insanları tekfir etmekten ve onlara küfretmekten vaz geçip eleştiriye cevap vermek gerekir. Eleştiri ortamını korumak, iktidarın, muhalefetin ve tarafların baş görevi olmalıdır.

Erzurum’da tuhaf cadde ve sokak isimleri!

14 Mart 2018 /PUSULA

Şehir anıların mahzenidir; mahzenin yol haritaları da mahalle ve sokak isimleridir. Şimdi yerinde yeller esen “Gâvurboğan” mahallesi ismi gibi Erzurum’un eski mahalle, cadde ve sokak isimleri ya, bir mesleğin icra edildiği ya tarihte iz bırakmış bir kişinin ya da yaşanmış bir hadisenin sonunda konulan isimlerden oluşuyordu. Her mahallenin, her cadde ve sokağın isminde kültüre, tarihe dair çeşitli bilgi ve manalar vardı. Nasıl, çocukluğumuzun geçtiği muhitlerde bir nesne hatta bir koku bizi o eski günlere götürüyorsa işte o mahalle ve sokak isimlerimiz de kişisel hatıralarımızın ve şehir kültürümüzün hazine sandıklarıydı; kişisel öykümüzle, kültürümüzle, tarihimizle ilişkimizi bir yönüyle de bu isimlerin üzerinden kuruyorduk.
Erzurum’un şimdi artık resmen olmayan ‘Karaköse, Mumcu, Gez, Şeyhler, Kavak, Çortan, Bakırcı, Kuloğlu, Ayaspaşa, Caferiye, Mirza Mehmet, Taşmescit, Hacıcuma, Emirşeyh, Habibefendi, Mehdiefendi, Eminkurbu, Yeğenağa, Alipaşa, Köseömerağa, Topçuoğlu, vb.’ mahalleleri, şehrin ve bizim geçmişimizdi; aşinalıklarımız, hatıralarımızdı. Sadece bizim mi babalarımızın, dedelerimizin… Bu isimleri kaldırmakla geçmişimizi yok ettiğimizi görmedik, anlamadık.
Yapmayın etmeyin bu mahallelerin isimlerini kaldırmayın diye o kadar uyarı yapıldı, kimse tınmadı. Daha geçen gün “Gâvurboğan” ismine neden sahip çıkmamız gerektiğiyle ilgili, bu köşede, Eski Genel Kurmay Başkanlarımızdan Orgeneral Fevzi Mengüç’ün “Gâvurboğan muharebeleri” başlıklı yazısını yayınladık. Ne ilgili belediyeler, ne vekiller ne de sivil toplum kuruluşları ses verdiler. Herkes kendi davulunun sesine kulak kabartıyor, farklı sesler hoşa gitmiyor ve yok sayılıyor! Ne zavallılık!
Nutuk atmaya sıra gelince, artık insana, dinlemekten baygınlık hissi veren, ‘Erzurum tarih şehri, medeniyet şehri, köklü şehir!’ tiradları, biteviye sarf edilmekten çekinilmiyor. Tarih, taşlardan ibaret midir? Ülkenin, şehirlerin tarihi kaldırılan o mahalle ve sokak adlarında da gizli değil midir?
Dadaşkent’te oturuyorum; Bilali Habeşi Camii’nden eve doğru yürürken, güzergâhımda, gözüme cadde ve sokak isimleri takıldı. Sırasıyla şöyle: Deniz Caddesi, Hikmet Sokak, Gamze Sokak, İsa Yusuf Alptekin Caddesi, Burak Caddesi ve benim de oturduğum Güvenlik Arkası Sokak. Şimdi ‘İsa Yusuf Alptekin Caddesi’ni bir yana alıp sormayalım mı: Deniz Caddesi neyi ifade ediyor? O caddeden yürüyünce karşımıza deniz mi çıkacak! Hikmet, Gamze, Burak da kim peki? Bu isimler hangi özellikleri nedeniyle bu yerleşim yerlerine ad olarak konulmuştur. Ya, acaba, Güvenlik Arkası Sokak ne demektir? On sekiz yıldır bu sokağın sakiniyim, hâlâ bu ifadenin ‘derin anlamını!’ çözebilmiş değilim. Maalesef şehrin her yanı bu türden anlamsız tabelalarla doldurulmuş durumda. Oysa bu şehir birkaç ansiklopediyi dolduracak değerli isimler yetiştirmiştir! O isimler mahalle, cadde ve sokaklarımızda yaşatılamaz mıydı?
Anlaşılan o ki, tarihi mahalle ve sokak isimlerini kaldıran yüksek zekâ sahibi yöneticilerimiz, ya kendilerinin ya da kendileri gibi yüksek zekâlı çocuklarının, torunlarının adlarını caddelerimize ve sokaklarımıza ad olarak vermekle bizi pek bir şereflendirmiş olmaktadırlar.
Çok haklısınız: ‘Erzurum pek acayip bir tarih şehri, medeniyet şehri, köklü şehir!’

YORUMLAR 1 Yorum Yapıldı.

Mustafa Çetin Baydar
Yeni yetme lisanında tuhaf karşılığı “inanılmaz” sözü kullanılıyor. Anlattiklarını bende inanılmaz buldum. Mahalle sokak ve ev no. Biz buna “adres” diyoruz değil mi, diğer deyişle “sorax” Bu itibarla derim ki, adreslerde sadece aranan isimler değil bir de tarih bulunur. O şehrin, o semtin, o mahallenin hatta o sokağın tarihi. Bir örnek olarak “Narmanlı” sokağı adını verdiğim bir incelemem olmuştu. Bi vesile onu, yukarda anlattıklarıma bir özet olmak üzere takdim ediyorum: EVLERİ, HANI, CAMİİ, CAMİİ HAZİRESİ MUKİMLERİ İLE TANIĞI OLDUĞUM BİR SOKAK Narmanlı Sokağı Mustafa Çetin Baydar Sivaslı Halil Hanı Korukçu Konağı Mevlüt Alp Bey Konağı Hamit Güven Konağı Güllü Bahçe Narmanlı Camii Hazire Halit Altınok Evi Ahi Toman Türbesi Kel Müezzin’in evi Hacı Ömer’in Evi İki Bacıların evi Sultan Murat Köprüsü Bir ucunda Narmanlı Camii , öbür ucunda Sultan Dördüncü Murat köprüsü bulunan takribi yüzeli metre boyundaki bir sokağın öyküsünü anlatacağız Halit Altınok’un evi Cami hazire duvarından başlar, Kullebilerin eve kadar ulaşır

12 Mart’ı analım, Gâvurboğan’ı unutalım!

10 Mart 20180 / PUSULA

Açık konuşalım: Aziziye Tabyasını gün yüzüne çıkaran ve Top Dağı’na Aziziye Anıtı’nı yaptıran 3. Ordu Kumandanı Nurettin Baransel Paşa’dır. Baransel Paşa’nın gayretleri olmasaydı ne Erzurum halkının Aziziye kahramanlığı ne de Nene Hatunlar bu derece bilinebilirdi; belki de çoktan unutulup gitmişti. Erzurumluların bir diğer kahramanlığı 93 Harbi’nden önce, 1853-56 Kırım Harbi sırasındadır. Şehre gelen Rus kuvvetlerini Erzurum halkı mahalle savaşlarıyla durdurmuştur. Bu harikanın hikâyesini yazan da eski Genel Kurmay Başkanlarımızdan Orgeneral Fevzi Mengüç Paşa’dır. O, “Gâvurboğan muharebeleri” başlıklı yazısında hadiseyi anlatmıştır. Ne var ki, Erzurum’da, sanki de Gâvurboğan adı unutturulmak isteniyor. 12 Mart’ta kurtuluş şenlikleri düzenleyen şehre, atalarının kanlarını dökerek elde ettiği Gâvurboğan zaferi ve bu zaferin hatırasını yaşatan Gâvurboğan Mahallesi ismi unutturulmak istenmektedir!

Öte yandan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve Erzurum’un düşman işgalinden kurtuluşunun 100. Yılı nedeniyle şehrimiz önemli bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Emeği geçenlere teşekkür ederiz. “Yüzümüz Bir Özümüz Bir” sloganıyla afişe edilen bu etkinliğin salon toplantısına katıldık ve Azerbaycan Milletvekili Ganire Paşayeva’nın samimi konuşmasından ziyadesiyle istifade ettik. Etkinlik kapsamında, Büyükşehir Belediyesi, “Nuri Paşa Bahçesi ile 100.Yıl Kahramanlar Anıtı” yaptı. Gidip görülmeli. Ganire Hanım, şahsı ve Azerbaycan adına teşekkür etti ve Büyükşehir Belediye Başkanı Sekmen’den bir de Karabağ Parkı sözü aldı.

Türkiye ve Azerbaycan iki devlet, fakat gerçekten tek bir millettir. Acılarımız da, sevinçlerimiz de birdir. Erzurum’da, Azerbaycan adına ne yapılsa azdır. Bizi üzen ise, Ordusunun yetişmesiyle Ermeni çetelerinin katliamından kurtulduğu için her yıl bayram yapan şehrin, Rus’u yendiği, Gâvurboğan muharebesini yok hükmünde görmesidir! Gâvurboğan Mahallesi ismi iade edilmelidir ve bu mahalleye, -daha önce önermiştik-, bir zafer anıt dikilmelidir…

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 9. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Mengüç’ün “Gâvurboğan muharebeleri” başlıklı yazısını, bu atmosferde, bir kez daha tarihe not düşmek ve ikaz mahiyetinde yayınlıyoruz:

 “Osmanlı-Rus seferlerinden en mühimi 1854-1856 yıllarında cereyan etmiş ve bu sefer zaferimizle neticelenmiştir.

Kafkasları işgal eden Ruslar Doğu Anadolu’yu 1828’den beri tehdide başlamışlar ve zaman zaman ilk hedef olarak daima Erzurum’u seçmişlerdir.

Doğu Anadolu’da Erzurum kalesinin askeri,  iktisadî ve siyasî önemi yüzyıllar boyu daima en önde yer almıştır. Bu keyfiyet bugün de böyledir, gelecekte de böyledir ve asla değişmeyecektir.

 1854’de Rus orduları doğudan hudutlarımızı aşarak Kars’a ve Kars’tan sonra asıl hedef olan Erzurum’a ilerlemeye başlamışlardı. Diğer Rus kuvvetleri de Romanya üzerinden Tuna’ya yönelmişlerdi. Biz burada yalnız Doğu Anadolu harekât sahasındaki hadiseleri anlatacağız.

Erzurum’a ilerleyen Rus ordusuna mensup bir fırka (tümen) Abdurrahman Gazi Türbesini tahrip ve buradaki Erzurum kalesine hâkim tepeleri işgal ettikten sonra gece karanlığında Toprak tabyaya iki taburunu yaklaştırmıştı. Ermeni kılavuzlarının yardımı ile Toprak tabyanın zayıf tutulan kısmından şehrin güneydoğusunda ki Hasan Basri-i Ülya ve Hasan Basri-i Süflâ mahallerine girmeye muvaffak olmuşlardı. Rus askerleri burada Rabia Ana’nın kümbetini ve üst kısmını tahribe ve gece yarısı evlere saldırmağa başlamışlardı. Mevsim sonbahar,  hava karlı ve soğuktu.

Gecenin karanlığı içinde bu beklenmedik durum karşısında iki mahalle halkı gece yarısı evlerinden fırladılar. 7 yaşında çocuğundan 70 yaşındaki ihtiyarına kadar, kadın erkek ellerine geçirdikleri sopa,  kazma,  baltadan başka,  bıçak, kılıç ve eski sistem şeşhane tüfekleri ne kadar ne buldularsa bu iki Rus taburunun askerlerine saldırdılar. Gün doğuncaya kadar devam eden bu kanlı savaşta iki Rus taburunun hemen yüzde 90 ‘ı katledildi veya yaralandı. Geriye kalan ancak birkaç yüz kişi Abdurrahman Gazi sırtlarına doğru,  canlarını güçlükle kurtarmak suretiyle kaçabildi.

Güneş Erzurum’un doğusundaki bu iki mahalleyi aydınlattığı zaman Hasan Basri deresinin içinde ve kenarlarında binlerce Rus ölüsü yatmakta ve bunların arasında kadınlarımızdan,  erkeklerimizden genç ve ihtiyar bir kısım şehitlerimiz de bulunmakta idi. Zayiatımız Ruslara nazaran yüzde on nispetinde ve azdı.

Kanlı olduğu kadar şanlı olan bu savaşı kazanmış ve Erzurum’un mübarek topraklarına Rusların ayak basmasına mani olmuştuk. Hasan Basri deresi Rus ölülerinin çokluğu yüzünden o gün saatlerce kanlı sular halinde akmıştı.

Ruslar bu kanlı savaştan sonra ikinci bir teşebbüse geçmişlerse de tabyalarda ki askerlerle beraber döğüşen halkımızın kahramanca mukavemetleri karşısında yine muvaffak olamamışlardır.

Bu sırada Rumeli’deki Rus orduları da mağlubiyete uğradığından Erzurum karşısına gelen Ruslar Erzurum’a tekrar taarruzdan çekinerek, geldikleri istikamette doğuya doğru çekilmeğe mecbur olmuşlardı.

Bu sıralarda Erzurum’a vali ve kumandan olarak tayin edilmiş bulunan Feyzullah Paşa kahraman Hasan Basri mahalleri halkını tebrik ve takdir etmiş ve ayrıca Ordu emriyle de Erzurum ve civarındaki bütün askeri birliklere ve ahaliye bu büyük şahamat ve şecaat eserini yayınlamıştı. Vali ve Kumandan Feyzullah Paşa, Hasan Basri‘nin bu iki mahallesinin bundan sonra (Gâvur Boğan) Mahallesi lakabıyla anılmasının münasip olacağını söylemiş ve o zamanki Osmanlı Hükümdarı Sultan Mecid ‘e keyfiyeti arz ederek iradesini almış olup bu suretle o tarihten bugüne kadar bu iki mahalleye Gâvur Boğan mahallesi adı verilmiştir.

Bu savaşta kan döken,  can veren kadın ve erkek, bütün şehit ve gaziler Türk milletinin namus ve şerefini hayatlarının üstünde tutan Erzurumlu yiğitlerdir. İstiklâl ve Hürriyet ruhu bunların bütün varlıklarının zerrelerine kadar işlemiş bulunmakta idi. Bu kahramanlar yaptıkları savaşla Türk harp tarihine yeni,  parlak ve şanlı sahifeler ilâve etmişlerdir.

Türk milleti tarih boyunca devam edegelen kahramanlığından,  muhariplik meziyet ve vasıflarından,  şerefli ananesinden,  kudretli varlığından en güzel ve parlak misallerden birini de Gâvur Boğan savaşında vermiştir.

Türk milleti tarih boyunca her vakit dostu sevindiren,  düşmanı düşündüren bir varlıktı ve daima da böyle kalacaktır.

Milletlerin hamurları,  mayaları birbirine hiç benzemez,  başka başkadır.  Cengâverlik,  kahramanlık, hâlâset yolunda başta gelen bir millet varsa o da muhakkak ki Türk milletidir. Böyle bir milletin çocukları olmakla her zaman ve her yerde iftihar ederiz.

Gâvur Boğan savaşları bize şunu göstermiştir ki yalnız başına silâh ve harp vasıtaları bir mana ifade etmez. Muharip millet, kahraman millet odur ki,  elindeki silâh ne olursa olsun, son kurşununa ve son nefesine kadar silâhını,  süngüsünü veya bıçağını savaş meydanında şecaat ve cesaretle kullanabilsin ve mukaddes vatan topraklarını canı bahasına dahi olsa seve seve savunmayı başarabilsin. Silâhın kıymeti bunu kullanacak insanların değeri ile artar. Silâha şeref ve şanı ancak vazife uğrunda kahramanca savaşmasını bilen ve ölmeği göze alanlar verebilir. Bunun en canlı misalini Gâvur Boğan savaşında ki Erzurumlu Dadaşlar,  kadın,  çocuk ve yaşlılar ile bir arada şecaatle savaşarak vermişlerdir.

Bir avuç fedakâr Erzurumlu tepeden tırnağa kadar silâhlı iki Rus Taburunu karanlık bir kış gecesi içinde yok etmiştir.

Bu zaferin büyük sırrı Türk’ün en büyük kuvvet ve azim imanı oluşudur. Bu büyük kuvvet Tanrı’nın yalnız Türk milletine ihsan ettiği bir mevhebedir.

Türk milletinin bugün ve yarın içinde her zaman bütün dünyaya cevabı şudur: TÜRK MİLLETİ YA ŞEREFLE YAŞAR VEYA ŞEREFLE ÖLÜR…

Büyük atamızın 10 uncu Cumhuriyet yıldönümünde ki, tarihi nutuklarında (NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE) sözlerindeki büyük mananın geçmişteki bu ve bunun gibi birçok şahamet ve kahramanlık menkibelerine dayandığı muhakkaktır.

Gâvur Boğan savaşlarında şehit düşen ve gazi kalıp da bilâhare ebediyete intikal eden atalarımızın huzurunda bu münasebetle bir kere daha hürmetle eylerim.”

Erzurum’a ‘tanıtım ve imaj projesi’ gerekiyor!

7 Mart 2018/PUSULA

Marka şehir kavramı, en nihayetinde, şehri bir ürün kabul edip şehre dış talebi ifade etmektedir. Marka değeri kazanmış, bu bağlamda müşterisi olan şehirlerden, mesela Paris romantizmin başkentidir; Cannes, film festivaliyle bilinir; Milano, dünya moda merkezidir; Atlantic City-Las Vegas kumara ev sahipliği yapar; Rio de Janeiro, karnavallar ve sayısız eğlenceleriyle tanınır; Mekke, Medine, Kudüs ve Vatikan inançların başkentidir… Marka şehirler, dünya ölçeğinde bilinen şehirlerdir. Bu şehirler öyle kuvvetli bir bilinirlik elde etmişlerdir ki, bazı insanlar, hangi ülkeye ait şehirler olduklarını bile hatırlamaz, marka şehirlerin isimleri ülke isimlerinin önüne geçmiştir. İnsanlar, Fransa’ya değil, Paris’e; Türkiye’ye değil, İstanbul’a ya da Antalya’ya giderler! Hacılarımız ve umrecilerimiz ise Mekke ve Medine’ye gitmektedir, Suudi Arabistan’a değil…

Türkiye’de, ismi anılınca dünya milletlerince bilinen, “marka şehir” değeri kazanmış, kaç ilimiz ya da ören yerimiz var, elimde bir veri olmadığından, bilemeyeceğim. Fakat herkesin bildiği gibi, İstanbul ve Antalya marka şehir değeri kazanmıştır; son yıllarda Arap dünyası tarafından Bursa ve bazı Karadeniz şehirlerimizin tanınırlığı da artmaktadır.

‘Doğu’nun başkenti (Parisi!) kadim şehir Erzurum’un’ uluslararası bilinirliliği nedir, kentimiz bir marka değerine sahip midir? diye bir soru soracak olursak, bu soruya ‘evet’ demek, ‘ben, Kafdağı’na gidip geldim!’ demekten farksızdır. Gerçekçi olmak zorundayız: Erzurum, bırakın uluslararası tanınırlığı, 80 milyon Türkiye nüfusunun çok az bir oranın gelip gördüğü bir şehirdir. 1957’de kurulan Atatürk Üniversitesi’nde okuyan yüz binlerce öğrenci, şehrin, ülke içinde tanınmasında büyük bir rol oynamıştır. ETÜ de ilave edilirse Erzurum’un tanınmasında etkili olan en önemli iki kuruluşun hâlâ üniversiteler olduğunu görülür.

Erzurum’un tanınmasında kayda değer ikinci faktör Palandöken Kayak Merkezi’dir. Yurt dışında çok ünlü kayak merkezleri var, ancak Erzurum bunların arasında yer almıyor. Palandöken’in yabancı misafiri sınırlıdır, Avrupalı kayakçı zaten Palandöken’i tercih etmemektedir. Yurtiçinde ise, Palandöken Kayak Merkezi bilinmekte, fakat kış aylarında dağa bir talep oluşmamaktadır. Sezon sırasında bir iki ünlünün zuhur etmesi bir marka değeri elde etmeye yetmiyor.

Konaklı Kayak Merkezi, bir erken doğumdur, akıbeti meçhuldür. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a, Konaklı’da otel yapma sözü veren on babayiğit işadamı, sözünde duramamış, arsa tahsislerini iptal etmiştir. ERÇİMSAN gibi, bir holding olsun, şehir adına ortaya çıkıp, hiç olmazsa bir iki milyon TL harcayıp bir otel yaparak, Konaklı’daki kayak tesislerine sahip çıkamamıştır. Erzurum’un Konaklı’daki bacasız sanayii de, şimdilerde rüzgârlarla söyleşmektedir!

Oysa Erzurum’u marka şehir yapacak en kuvvetli imkân, uzun kışı ve kayak merkezleridir. Fakat eğer kar-kış ve kayak merkezleri birer ürünse, bu ürünlere, içte ve dışta, gereken talebin yaratılamadığı ortadadır. Her işini hükümetten bekleyen, “ga!” deyince ete, “gı!” deyince süte alıştırılmış bir dağ kenti insan profilinin, bu şehri bir marka şehir yapması oldukça zordur.

Yine de umutsuz olmamak gerekir: Belediyeler, üniversiteler, valilik, bakanlık kuruluşları ve bazı sivil toplum kuruluşları, el ele vererek, Erzurum’un sahip olduğu kış turizmi potansiyelinin yanı sıra, kültürel, tarihi, doğal ve sosyal karakteristliği ile ürün, hizmet, imkân ve diğer avantajlarını bir bütünlük içinde değerlendirip Erzurum için uzun vadeli bir “tanıtım ve imaj projesi” yürütmelidirler.

Buz Hokeyi Salonu’nda kongre yapmak!

27 Şubat 2018

Haberi mahalli sitelerde gördüm; hazırlıklar başlamış, AK Parti, Erzurum İl Başkanlığı Kongresi’ni Dadaşkent yolu üzerindeki Buz Hokeyi salonunda yapacakmış. Bu, oldukça tuhaf bir durum!.. Mutlaka hesabı kitabı yapılmıştır. Neden daha önce yapılan salonlarda yapılmaz da gözbebeği ve tamamen özel koşullara sahip bir salonda parti il kongresi yapılır? Nasıl olacak peki? Yüzlerce metre uzunluğunda ve eninde, hassas hesaplara göre belli bir kalınlıkta dondurulmuş buz kütlesi eritilecek mi? Buzdan arındırılan alana koltuklar, sandalyeler, masalar mı taşınacak? Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması için, platform da hazırlanacak mı? Matkaplar, keserler çalışacak mı? Sonra, Buz Hokeyi salonundan geriye acaba ne kalacak? Ak Parti Erzurum İl Başkanı Sayın Öz, böyle bir toplantıya ev sahipliği yaptıktan sonra o salonun eskisi teravetini koruyacağına inanıyor mu? Toplantı sonrası gidip görmek gerekir!

Erzurum’un ‘büyük’ salon sorunu…

Tarihi Halk Eğitim binamız ve onun mütevazı salonu on yıllarca bu şehre hizmet etti. Fakat sonunda o da miadını doldurdu ve tarih oldu. Şu an Büyükşehir Belediyesinin, üniversitelerin, bazı ilçe belediyelerinin ve kamu kuruluşlarının salonları var. Dadaş Sineması’nın salonu da zaman zaman toplantılara ev sahipliği yapıyor. Eski Rektör Prof. Dr. Hikmet Koçak Bey’e, ETSO binası karşısındaki rektörlük evinin, onun altındaki kız meslek lisesiyle üst yanındaki astsubay lojmanlarının tek parsel haline getirilip tam köşeye üniversite adına büyük bir kültür merkezi kurulmasını önerdim. Şöyle 3-4 bin kişilik bir salon. Ayrıca binada Atatürk Üniversitesi Müzesi, galeri salonları, senato toplantı odaları ve cep salonları, en altında da garaj. Üniversite’yi şehir halkına açmanın en iyi yollarından biri de bu. Kampüsteki salonlarda açılan sergiler bu salonlarda da açılır, böylece halk gezip görür, istifade eder. vb. işlevleri üstlenir. Koçak, basın danışmanı olarak, beni dinledi ve tebessüm ederek, “Talat Bey, yoksa sen benim evime göz mü diktin!” dedi şakacıktan. “Olur mu, Hocam” dedim. “Sizin evi de kampüse taşıyalım, müstakil bir rektörlük binası yapalım. Hem sonra, sizin evinizin üniversiteden kopuk olması, CHP döneminin, yönetim merkezini bir yerde toplama arzusunun bir gereğiydi. Şimdi artık bu anlayışı sürdürmenin ne üniversitemize ne de şehrimize bir faydası yok.”

Aynı teklifi, Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığım dönemde, Sayın Av. Ahmet Küçükler Bey’e de yaptım. Toplamda on dönümden fazla bir alan. Özel bir mimariyle, gerek görülürse, 9. Kolordu’nun dokusuna uymak üzere, taş giydirilmiş, bir ‘Şehir Kültür Merkezi’ yapılsın, büyük bir hizmet olur, diye izah ettim.  Küçükler’in dikkatini çekti; ifade ettiğim bölgede çalışmaları olduğunu ifade etti. 9. Kolordu ile, Taşambarlar’ın belediyeye devrini görüşürken Havuzbaşın’daki astsubay lojmanlarının yerine bina verilerek istimlak edilmesini de gündeme getirdiklerini söyledi. Siyasi gelişmeler, o niyeti de öyle bıraktı.

Şimdi, Buz Hokeyi Salonu’nda parti kongresi yapan bu şehre 3-4 bin kişi kapasiteli bir kültür merkezi yapılmasının gerekliliği ortada; fakat bu salonu kim, nerede, ne zaman yapacak?

Dindar Erzurum’un bankalarla imtihanı!

24 Şubat 2018

Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre 2017 yılında Tüketici kredisi ve konut kredisi kullanan toplam kişi sayısı 19 milyon 614 bin, kullandırılan kredi miktarı ise 363 milyar TL’ye ulaşmış. Doğu Anadolu Bölgesi illerindeki bireysel bankacılık verileri de yerel basınında yer aldı. 2017 yılı taşıt kredisi kullanımında Erzurum yüzde 42.2’lik oranla şampiyon olmuş! Erzurum’u Van, Malatya, Elazığ takip ediyor. Ağrı, Ardahan, Bingöl, Bitlis, Hakkâri, Tunceli, Erzincan, Iğdır, Kars ve Muş illeri daha altlarda yer alıyor.

Konut kredisi kullanımında ise, 1.1 milyon TL ile Malatya birinci, 894,5 milyonla Erzurum ikinci sırada. Doğu Anadolu Bölgesinde tüketici kredisi kullanımında 1.2 milyarla Malatya ilk sırada, Erzurum 1.1 milyar lira ile ikinci sırada.

Bölgede bireysel kredi kullanımında ilk sırayı yine Malatya alıyor: 538.4 bin kişi. Erzurum 478 bin kişiyle ikinci sırada  (Yani; şehr-i mübareğin yarıdan fazlası kredi kartı sahibidir; ne devlet!)

Bankalar, malum, sanayileşme devriminden sonra gelişen kapitalist ekonominin temel aktörleri. Yeterli fona sahip olmayan girişimcilere yatırım ve tüketim kredisi sağlamak üzere hareket eden bankalar dünyayı olduğu gibi ülkemizi de ele geçirmiş durumda. Herkes bankalara çalışıyor, denilebilir! Ne var ki bunu yanlış bir uygulama görmeyen de çok. Onlar şöyle düşünüyor: “Üretene, tüketene, alana, satana, yürüyene, uçana, kaçana… kısacası, hedef kitle olan tüm vatandaşlara kredi veren bankalar,  iyilik yapmakta ve insanları menzil-i maksuduna ulaştırmaktadır!”

Belki de böyle düşünenler haklıdır! Tembel müslümanların, köşeyi dönmek için, Hızır’ı beklemelerine ve kırk vakit sabah namazını Ulu Cami’de kılmalarına gerek kalmamıştır. ‘Yetiş ya, bankam!’ diye nida ettiler mi, bankalarını, o mütebessim ışıklı çehresiyle, derhal her duvar dibinde hazır ve nazır bulmaktadırlar elhamdülillah!

(Muhafazakâr Erzurum’un toplumsal hafızasında bir başka banka algısı ise şöyledir: ‘İhtiyaçları, bir kula muhtaç olmadan, banka aracılığıyla giderdik ya, bu yıl da, gönül rahatlığıyla, 30-40 bin hatim daha okuruz, inşallah. Umreyi de hiç kaçırmam, her sene giderim; hem de çoluk-çocuk, geçende param çıkmadı, bankadan kredi çektim, anamı da umreye götürdüm. Evvelki sene kurbana param çıkmamıştı da bankam imdadıma yetişmişti, çok şükür! Ne devletlû, bereketli bir zamana eriştik Yarabbi, duvarın deliğine kartı takıyorsun, sana para veriyor, bu nimetlere gece gündüz şükretsek azdır, yaa!’)

Türkiye’de, ilk kez tüketici kredisini, 1988 yılında Yapı Kredi Bankası kullandırmış. 30 yıl içinde bu kredi türü Türkiye’yi sarmış vaziyette. Bugün, bankalara kredi borcu olmayan bir vatandaş yoktur denilebilir. Türk milletinin iflas, intihar, boşanma, uyuşturucu, alkol ve kötü muameleye kadar yaşadığı maddî ve manevî birçok sıkıntının temelinde kredi borçlarının hatırı sayılır bir yeri olduğu açıktır. Fakat bu derdin şimdilik bir çaresi de yok gözüküyor.

Helalı haramı gerektiği ölçüde önemsemeyen refah toplumu Müslümanlarının ağır imtihanlarından biri bankaları hayatlarına merkez yapmaları olmuştur. Saadeti parada görenler, değerleri de teferruat görüyor; çetin bir zaman, çetin bir imtihan!

Modern zamanların Nene Hatun’u: Ganire Paşayeva!

21 Şubat 2018

Ganire Paşayeva, Azerbaycan Milletvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi Üyesi. Yüreği Türkiye ve Türk dünyası sevdası dolu yiğit bir kadın Ganire Paşayeva; modern zamanların bir Nene Hatun’u!

Paşayeva’nın demeçleri siyasi bir nutuktan ziyade gönül dünyasından dökülen samimi ifadelerdir. Her fırsatta ve her ortamda Türkiye’nin ve ortak tarihimizin yürek sesi olarak cesur naralar salıyor gök kubbeye, Paşayeva.

Nazilli Belediyesi tarafından yaptırılan, Azerbaycan-Karabağ Parkı ile Hocalı Soykırımı Anıtı’nın açılış törenine katıldı, Paşayeva. Burada yaptığı konuşmada başımıza musallat edilen terör örgütleriyle Türkiye’nin zayıflatılmaya çalışıldığına dikkat çekti. Tepkisini şu sözlerle dile getirdi Paşayeva: “Türkiye için canını verecek, canını vermeye hazır, ben dâhil, on milyonlarca Türk milletinin evladı var!..”

Allah göstermesin, ihtiyacımız olsa, on binlerce Azeri delikanlısının ve kızının Türkiye’nin yanında her türlü fedakârlığı yapacağından şüphe duymuyorum. Onların da başı ağırsa, ilaç diye yanlarına koşacak olan biziz.

Türkiye, İslam dünyasının olduğu kadar, Türk dünyasının da bir istinatgâhıdır. Paşayeva’nın vurguladığı gibi: “Türkiye’nin güçlü olması tüm Türk uluslarının güçlü olması anlamına gelmektedir… Türkiye güçlü ise Azerbaycan daha güçlü olacaktır.”

Nene Hatun ruhlu Paşayeva’yı dinlerken, 1917 yılında Rus ve Ermeni işgaline uğrayan ve soykırıma tabi tutulan Erzurum’da, dadaşlara sahip çıkmak için, Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi azası sıfatıyla “kardeş kömeği” getiren Genceli Seyidov’u, arkadaşları Selman Han Abdulmabud’u ve Rıza Ahmet Han’ı hatırladım. Ermeni çetelerince şehit edilen ve Erzurum’a defnedilen Azerbaycan heyetinin başkanı Seyidov’dur. (Bu yiğitlerin Erzurum’daki mücadelesinden bazı kesitleri ‘Paylaşılamayan Topraklar’ romanında anlattım.)

Ganire Paşayeva, Seyidov’un yüz yıl aradan sonra devam eden sesidir. Seyidov, Erzurum’da, Rusların ve Ermenilerin tehditlerine aldırmıyordu, kahvelere gidiyor, camileri dolaşıyor, esnaf arasına karışıp enerjisini ve cesaretini kaybetmiş halkı uyarmaya ve uyandırmaya çalışıyordu. “Kar yağanda el de üşür ayak da kardeşlerim!” diyordu Seyidov. “Kimi vakit olur siz el olursunuz biz ayak, kimi zaman biz el oluruz siz ayak!”

Taşmağazalar caddesinde bir Türk esnafa çirkin davranışlarda bulunan Rus ve Ermeni askerlerin arasına korkusuzca dalan Seyidov, her iki dili de bildiğinden, onlara şöyle haykırıyordu:

“Şu, güneşin doğduğu tarafa iyi bakın, iyi bakın! Orada yüz milyon İslam tarafından koparılacak sedaya karşı perişan olursunuz!.. Siz, belanızı arıyorsunuz! Şarktaki Büyük Türkistan, Kafkasya, Azerbaycan, buradaki Türk kardeşlerinin sahibidir!.. Siz burada ve Kafkaslar’da az bir nüfusa sahipsiniz, etrafınız Müslüman Türklerle çevrilidir. Akıl sahibiyseniz yaptıklarınızın sonucunu düşünürsünüz…”

Güçlenen Türkiye ve güçlenen Azerbaycan elbette tek millettir. Afrin’de destan yazan Mehmetlerin ve Seyidovların ruhu, Ganire Paşayeva örneğinde olduğu gibi, çağımızın Nene Hatunlarını da kuşatarak, şah damarı gibi atıyor.

Allah’ını bilen bu damarı Rabbim, inşallah, kıyamete dek koruyacaktır.

 

Erzurum Ovası da bitti mi?

17 Şubat 2018

Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki en büyük ve Türkiye’nin en yüksek ovalarından biri Erzurum Ovası’dır. Ovanın doğusunda Kargapazarı, güneyinde Palandöken, kuzeyinde ise Dumlu Dağı bulunuyor. Ovayı kuşatan, zengin florasıyla besicilerin ve arıcıların gözbebeği yaylaları ve göze sularıyla ünlü, bu üç dağ sırası, 3 bin metreyi aşan yüksekliklere sahip. Yüce dağların çevrelediği Erzurum Ovasının deniz seviyesinden yüksekliği bin 750 ile 2 bin metre arasında. Erzurum Ovasının kuzeydoğu ve güneybatı arası uzaklığı 47 kilometre, doğu ve batı yönündeki genişliği de 35 kilometre.

Erzurum Ovası, şehri ve ova köylerini asırlarca besleyen tabii bir imkândı. Ova, tarlaların yanı sıra geneli çayırlık alanlardan oluşuyor. Fırat nehrinin başlangıcı kabul edilen Karasu da Erzurum Ovasının ortasından geçiyor. Bu özelliği nedeniyle, büyük baş hayvancılığın can damarı arazilerinden biriydi, Erzurum Ovası.

Türkiye’nin, Ankara Ovası gibi, büyük küçük birçok ovası, büyüyen kentler tarafından, -tabiri caizse- yutuldu. Yerleşim yerleri, sanayi ve ticari tesisler, çok değerli tarım topraklarını ‘getirime’ kurban etti. Şimdi, kurban edilen ovaların arasına Erzurum Ovası da eklendi. ETÜ, terminal, havayolu, çeşitli ticari kuruluşlar, depolar, doğalgaz dağıtım istasyonu vb. yatırımlar, Erzurum Ovasını ikiye bölen Kuzey Çevre Yolu’nun güneyde kalan topraklarını gasp etti. Çevre yolunun kuzeyinde kalan toprakları da tesisleşmeye açıldı. Et ve Balık Kurumu’nun taşınmasıyla birlikte ortaya çıkan araziyse, toplu konut bölgesi olarak bu yaz kazılacak. Kân ve Çiftlik köyleri zaten şehrin bir parçası. Gez Köy ve Yarımca köyleri Dadaşkent’e ilave edildi. Sırada Mördülük var! Dadaşkent-Yıldızkent bağlantısını sağlayan yolun her iki yanı konutçuların ve resmi kurumların yeni cazibe alanı. Kombina Caddesi’ndeki Mahrukatçılar Sitesi ise Kuzey Çevre Yolu’na kurulacak tesislere taşınacak. Bu bölgede, Açık Oto Pazarı ve Oto Galeri Sitesi kurulacak. Erzurum-Tortum yolu üzerindeki oto sanayicileri çevre yolunu çoktan aştı…

Çıkan haberlere bakılırsa Kuzgun Barajı’ndan gerçekleştirilen ve milyonlarca lira harcanarak kurulan Erzurum Ovası ile Ilıca ve Aşkale arasındaki arazi sulama sistemi de beklenen etkiyi sağlayamadı. Sayın Bakanımız Prof. Dr. Recep Akdağ Bey’e bir toplantı da, ‘Erzurum Ovası madem şehre ilave edilecekti o zaman Kuzgun Barajı sulama kanallarını ovaya yapmaya niçin devam ediyoruz?’ diye sormuştum. Tabi, Sayın Bakan, siyasetin aldığı bir kararı eleştirecek değildi, yapılanları savunmuştu. Ama artık bakanlar ve görenler biliyor ki, Erzurum Ovasının da işi bitti! Erzurum Ovasının doğu ve batı yönündeki genişliği şimdiden 35 kilometreden 25 kilometreye düştü ve 10 km’lik derinliğe sahip bir tarım arazisi şehre ilave oldu. Kalan arazi de birkaç on yıl sonra büyükşehire eklenecektir! Ovalarını bir bir kaybeden Türkiye’ye ve Erzurumlulara geçmiş olsun!

 

 

YORUMLAR 1 Yorum Yapıldı.
  • Haklısınız. Son cümlenizden anlaşıldığı gibi ümitli olmak için ortada pek bir sebep görünmüyor. Karar vericilerin öyle büyük bir davaları var ki sizin söylediklerinizi teferruat olarak bile görüp, dikkate almazlar. Kimileri için ölçü banka hesaplarını biraz daha şişirmektir. Büyük çoğunluk ise zaten konunun ehemmiyetini anlayacak donanımdan yoksundur, sizin yazınızı okuyacak da değillerdir. Bence de geçmiş olsun!

Sanayi isteyen Erzurum şeker fabrikasına sahip çıkacak mı?

20 Şubat 2018

Erzurum’daki sanayi kuruluşlarından biri Erzurum Şeker Fabrikası’dır ve özelleştirilecek 25 şeker fabrikası arasında ismi geçmektedir.

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında çok büyük şeker sıkıntısı çeken Türkiye, ulusal nitelikte şeker sanayiini kurma girişimlerini 1925 yılında başlattı. Alpullu, Uşak, Eskişehir ve Turhal şeker fabrikaları açıldı. İçlerinde Erzurum Şeker Fabrikası’nın da bulunduğu on bir şeker fabrikası 1953 yılında kuruldu. Refah hükümeti zamanında da, doğu illerinde bazı şeker fabrikaları ihdas edildi.

30 Eylül 1956 yılında işletmeye açılan Erzurum Şeker Fabrikası, Erzurum kalkınmasının dinamiklerinden biri olarak hizmet eti; Erzurum’un ekonomik, sosyal, kültürel ve daha pek çok açıdan canlı bir şehir görünümü kazanmasında rol oynadı. Erzurum Şeker Fabrikası’ndaki başarı Aşkale Çimento Fabrikası’na ve daha sonra kurulacak sanayi tesislerine referans oldu ve örneklik teşkil etti.

Şimdi, Erzurum Şeker Fabrikası’nın da satılacağı söyleniyor. Çok zaman önce birçok ünitesi zaten kapatılan fabrika, bir alıcısı çıkmazsa, sanırım toptan kapatılacaktır. ‘Yüzük kaşı’ gibi değerli arazisinde artık bir toplu konut projesi daha yapılır.

Türkiye’deki şeker fabrikaları şeker pancarından şeker üretiyor. Bu şekerin ne kadar kaliteli bir şeker olduğunu herkes bilir. Şimdiyse kontrol ve denetim sorunlarını birlikte taşıyan, adeta merdiven altı yerlerde şeker üretimi yapılıyor. Yaygın market zincirlerinin raflarında nerdeyse her renk, tat, koku ve yoğunlukta kesme şekerler satılıyor! Belli ki, özel sektörün ürettiği şekerde bir üretim standardı yoktur. Şeker pancarı, bu firmaların üretim bandında zaten yer almıyor. Enzimlerle tatlandırılmış nişasta bazlı şekerler her yanı ele geçirmiş durumdadır. Nişasta bazlı şekerin zararlarıyla ilgili hükümetin yayınladığı raporlar da var! Peki, nasıl oluyor da, bir halk hükümeti, halkın aleyhine kararlar alabiliyor?

Erzurum Şeker Fabrikası, Erzurum’un etkili sanayi kuruluşlarından biri olarak, binlerce insana iş-aş kapısı oldu; insanlar, bu fabrikada çalışarak, şeker üretiminde kalifiye eleman vasfı kazandı. En büyük sermaye beşeri sermayedir, o da yetişmiş insan gücü demektir. Kapanan her milli tesisle birlikte beşeri sermaye de kayboluyor.

Şeker fabrikaları, et-süt kurumları, Türk çiftçisinin ayakta kalmasını sağlayan en önemli iki kurumdur. Bunlar, bir bir ortadan kalktıkça piyasadaki sütün de etin de vasıf değişti. Zaten lop et ve süt tozu dâhil, Türk halkına yedirilmeyen yabancı menşeli bir gıda kalmadı.

Sonuç olarak şunu anlatmaya çalışıyoruz ki, her şeyi özelleştirmeye mecbur değiliz. Şeker fabrikaları Türkiye’nin stratejik fabrikaları arasındadır. Türkiye’de, pancar ekimiyle geçinen 110 bin aile var. Şeker pancarı bir sanayi ürünü. Özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu’daki şeker fabrikaları, çiftçi gelirini artıran ve hayvancılığın geliştiren bir özelliğe sahip. Bu gidişle stratejik bir ürün olan pancar da yok olacak gözüküyor. Köylünün geçim kaynakları elinden alındığında, arpa, buğday ekmekle ayakta kalamayan çiftçi şehirlere göç etmeye devam edecek.

Erzurum’a sanayi kuruluşu getirmeye çalışan siyasetçilerin öncelikle şehirdeki mevcut sanayi tesislerine sahip çıkması ve bu tesislerin modern hale gelmesine gayret göstermesi daha rasyonel bir çaba olmaz mı?

Erzurum’un sanayileşme takıntısı!

15 Şubat 2018

Ekonomik büyümenin birçok belirleyicisi var. Büyümenin belirleyicileri arasında sanayi başta geliyor. Sanayi; üretim, istihdam, katma değer ve refah oluşturmaktadır. Ne var ki, Erzurum, kayda değer bir sanayiye sahip değildir. Çimento üretimini bir kenara alarak, şehir ekonomisinin lokomotifleri ziraat, turizm, eğitim, sağlık, ticaret gibi alanlardır. Son yıllarda buna, bir yapı malzemesi olarak, taş ocaklarındaki üretimi ilave etmek de mümkündür.

Eğer sanayileşme ‘ileri şehir’ olmanın bir göstergesi ise sanayiye sahip olmayan Erzurum ileri bir şehir değildir. Bir kez bu gerçekle yüzleşmek gerekir. Ankara ve Kayseri gibi, kimi şehirlerdeki sanayi kümelenmesini de parantez içine alarak söylersek, Türkiye’nin sanayi bölgesi Marmara havzasıdır. Marmara bölgesi şehirleri Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha gelişmiş ve ilerlemiştir. Sanayi tesisinin en az olduğu, Erzurum’un merkezinde yer aldığı, kuzeydoğu Doğu Anadolu bölgesiyse, Türkiye’nin en geri kalmış bölgesidir.

Erzurum’da neden sanayi gelişmiyor? Bu soru, ilgililerce bin kez cevaplandırılmıştır. Bilinen o beylik cevapları sayacak değiliz. AK Parti Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı’nın açıkladığı, ‘yerli otomobile takılacak şarj üniteleri Erzurum’da üretilecek’ haberi, ister gerçek olsun isterse bir temenni, üzerinde çokça durulmayı gerektirmiyor. Çünkü farz edelim ki, Ilıcalı’nın haberi sahihtir; yerli otomobillerin şarj pilleri Erzurum’da üretilecektir. Bu, şehrimizi bir sanayi şehri yapmaya yeter mi? Yetmez! Nasıl ki, bir çiçekle bahar gelmez, bir sanayi tesisiyle de bir şehre sanayi şehri denilemez.

Bu arada şu noktayı da bir hakşinaslık olarak ifade etmek gerekir: AK Parti’nin Erzurum milletvekilleri arasında şehrin üretim ve istihdam sorunları üzerinde samimi kafa yoran bir isimdir Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı. Ilıcalı’nın, binlerce gencin, -asgari ücretle çalışıyor olsalar da-, iş bulduğu çağrı merkezlerinin Erzurum’a gelmesindeki rolü inkâr edilemez.

Hükümet, sadece Erzurum’u değil, Türkiye’nin her şehrini geliştirmek, kalkındırmak istiyor. Her şehirde de göreceli olarak, bir değişim dönüşüm vardır. Sanayi toplumu ise bir süreçtir; tarım toplumunu, ticaret toplumu, ticaret toplumunu da sanayi toplumu takip eder. Türkiye, büyümeye devam eden bir ülkedir. Siyasi istikrarı devam ettiği takdirde, önümüzdeki on yıllarda, yeni sanayi kentleri de ortaya çıkacaktır. Fakat büyük ihtimalle Erzurum –bilinen sebeplerle- bu şehirlerin arasında yine yer almayacaktır.

Erzurum, sanayi takıntısından kurtulmalı ve bu yöndeki politik vaatlere fazla bir anlam yüklememelidir. Erzurum, kendi rasyonelleri üzerinde; ziraat, hayvancılık, kış turizmi, eğitim, sağlık, ticaret vb. alanlarda gelişmesini ve geleceğini inşa etmeye devam etmelidir. Enerjisini ekmek yediği alanlara yoğunlaştırması durumunda, Erzurum’un gelişmesi ve refahının artması daha mümkün olacaktır.

 

Erzurum’a sissiz havalimanı yeri öneriyorum!

18 Ocak 2018

“CAT sistemi mi havalimanı mı?” 11 Ocak 2017 tarihli Pusula, yukarıdaki başlık altında bir haber yayınladı. Haberin özeti spotunda şu şekilde verilmişti: “Sis nedeniyle hava yolu ulaşımının felç olduğu Erzurum’da yeni havalimanı yapılması bir kez daha gündeme geldi. Vali Seyfettin Azizoğlu, ‘Mevcut olana CAT sistemi konulması mı yoksa yeni bir havalimanı mı, bunu tartışacağız,’ dedi.”

Haberin detayında yer alan bilgilerden, yoğun sis nedeniyle yaşanan uçuş iptallerini, özellikle kayak tatiline gelen misafirlerin mağduriyetini öğreniyoruz. Tabii bu durum dağdaki tesisleri olduğu kadar şehir ekonomisini etkilemektedir.

Erzurum, 2026 Kış Olimpiyatlarına da aday. Ama Kış Olimpiyatlarının yapıldığı tarihlerde Erzurum havalimanın sisli olma ihtimali de yüksek. Azizoğlu, haberde, bu noktayı da vurgulayarak, yeni bir havalimanı yapılmasının gündeme geldiğini ifade etmiş.

Lafı uzun etmeye gerek yok; kış turizmi merkezi, bölge merkezi ne dersek diyelim, Erzurum’a, bütün yıl, yirmi dört saat, sorunsuz çalışan bir havalimanı elzemdir. Sis sorunu CAT’la çözülebilir. Ama Erzurum havalimanı için tek sorun acaba sis midir? Bir başka yazıda farklı yönlerine bakmaya çalışacağım, ancak hemen şunu vurgulamak isterim:

Erzurum çevre yolu Erzurum Ovası’nı ortadan ikiyi bölmüştür; havalimanı, otogar, Teknik Üniversite çevre yolunun altında kalmış ve çevre yolunun şehre bakan sol yani cazibe alanı özelliği kazanmıştır. Petrol istasyonları, depolar, ticari kuruluşlar çevreyolunun etrafındaki saflarını sıkıştırmaya devam etmektedirler.

Çevre yolunun doğu kısmında da, -Karasu’dan yukarısı-, ticari ve tarımla ilgili tesisler çoğalıyor. Bu gidiş bize gösteriyor ki Erzurum Ovası, özellikle vurgulamaya çalıştığımız, şehrin gelişim baskısı atındaki bölgeler, tarımsal fonksiyonlarını kaybedecek ve iskânı da içine alarak, şehre ilave olacaktır. Yani yakın bir gelecekte Erzurum havalimanı tabiri caizse şehrin içinde kalacaktır.

Çare, Erzurum’a yeni bir havalimanı yapılmasıdır; hem de sissiz bir havalimanı. Bu yer, merkeze bağlı Uzunyayla mahallesidir. Uzunyayla, şehre 23 km. mesafededir. Şu anda 20-25 dk. gidilmektedir. Yolun standardı yükseltildiğinde Uzunyayla, 10-15. dakika gibi kısa bir sürede ulaşılabilecek yakınlıktadır. Uzunyayla, dağ eteği bir köydür. Erzurum’u ve ovayı seyreden güzel bir coğrafyaya sahiptir. Uzunyayla, kuzeydedir; fakat yüzünü güneye çevirdiğinden, hem şehirden hem de mevcut havalimanından daima daha sıcaktır; hiç sis görülmez. (Meteorolojiden teyit edilebilir.)

Eski İspir yollarından biri Uzunyayla’dan geçmekteydi. Yaz aylarında bu yol kullanılırdı. İspir’e Erzurum’dan en kestirme gidilen yol Ortuzu Dağı’nı aşmaktı. (Uzunyayla köyünün eski adı Ortuzu’dur.) Ovit’in mimarlarından değerli iş adamamız Tahsin Bayramoğlu, son zamanlarda bu konuyu da sıkça ve haklı olarak dillendiriyor. Eğer, Ortuzu Dağı’na 4-5 km.lik bir tünel yapılırsa, Erzurum-İspir güzergâhı tamamen değişir ve Erzurum’un Ovit tüneliyle Rize’ye ulaşması çok daha kısa sürede gerçekleşir, demektedir.

Uzunyayla, yeni bir Erzurum havalimanı için olsun, Erzurum-İspir-Rize güzergâhını kısaltacak imkânları bakımından olsun, uygun bir seçenek olarak görülüyor. Sayın Valimiz Seyfettin Azizoğlu, Sayın Bayramoğlu ile de konuyu değerlendirmelidir.

(Not: Ben de Uzunyaylalı’yım. Ancak, köyde şahsıma ait herhangi bir ev, arsa, tarla olmadığını buradan ilan ediyorum ki, şeytanların aklına başka şeyler gelmesin!)

YORUMLAR 4 Yorum Yapıldı.
  • Havalimanı yapmak için koca memlekette yer kalmamış gibi, o eşsiz kuş cennetinin sazlıklarını, bataklıklarını, ki üstelik gösterişli törenlerle kurutup, leyleklerini, allı turnalarını, yeşil ördeklerini hoyratça çökertirken, tıpkı Sodomlular gibi her birimiz, bu günahı görmezden gelmişizdir.. Binlerce canlı türü yok edilirken, bugün çok önemli adam pozlarıyla gezenlerin utandıran alkışlarını duymuştur kulaklarımız.. Kim bilir, havalimanı üstüne çöken o sis, belki de o binlerce tür canlının hayaletidir.. Sahi hiç düşündük mü, şu allı turnaları mesela, yeniden bu topraklara nasıl getirebiliriz?..
    22 Ocak 2018 10:26
  • Herkes mühendis olmuş
    21 Ocak 2018 23:03
  • Sanırım o taraf NATO havaalanı diye düşünülmüştü. Demek ki olabilecek
    18 Ocak 2018 22:49
  • Talat Bey’in teklifine yöneticilerimiz değer vermelidir. Harika bir teklif. Öyle bir hava limanı yapmalıyız ki İstanbul ve Erzurum dünya havalarına merkez olurken, Ovit’i güçlendirip Karadeniz’i Basra’ya ulaştıracak Ortuzu Tünelini etüt etmek şarttır diye Talat Bey’e teklifinden dolayı teşekkür ederiz.
    18 Ocak 2018 18:37

Erzurum ekonomisinde belediye özel sektör çekişmesi!

22 Ocak 2018

‘Şehirlerin Ekonomik Beklentileri’ forumunun 28’incisi AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlığında Erzurum’da yapıldı.

Hükümet, yaklaşan seçim öncesi, ‘Şehirlerin Ekonomik Beklentileri’ni bir kez daha tespit etmeye çalışıyor. Yılmaz, toplantıda yaptığı konuşmada bu noktayı şu şekilde vurguladı:

“Anketlerle sokakta halkımıza sorular soruyoruz, üç temel sorunun cevabını arıyoruz. Birincisi son 15 yılda en fazla vatandaşımız neden memnun oldu? Hangi projeden, hangi faaliyetten memnun oldu bunu ölçmeye çalışıyoruz. İkincisi şuan devam eden işlerde hangisi sizin için daha önemli ve öncelikli? Üçüncüsü şuanda mevcut olmayan gelecek de görmek istediğiniz projeleri soruyoruz, bu fikir tepsisi dediğimiz bir yöntem… Bizim politikalarımızın özünü halkımızın beklentileri ve talepleri oluşturmaktadır. Bizim rotamızı halkımız çiziyor her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da bu böyledir sizin beklentileriniz sizin ortaya koyacağınız öncelikler bizim de yol haritamızı oluşturacak.”

Üç temel soruya Erzurum ahalisi hangi cevabı vermiş? Sayın Yılmaz, üç noktayı açık etmediğinden, Erzurum halkının Erzurum ekonomisi için Hükümete hangi rotayı gösterdiğini, Hükümetin de Erzurum’a hangi ekonomik yol haritasını oluşturacağını tabi şimdilik bilemiyoruz. Fakat eğer sivil toplum kuruluşları halk organizasyonları sayılıyorsa bu bağlamda Erzurum ahalisinin beklentilerini ETSO’nun dillendirdiğini varsayabiliriz.

Belediye-Özel sektör çekişmesi

Toplantıda, Erzurum ekonomisinin son durumunu ETSO Meclis Başkanı Saim Özakalın güzelce özetlemiş:

-Yerel yönetimler, kamu ve kuruluşlar, ihtiyaçlarını yerel firmalardan temin etmiyor!

-Yerel yönetimlerin kurduğu şirketlerden temin edilen ihtiyaçlar, kente bir katkı sağlamıyor.

-Belediyeler kendi konut şirketlerini kurdular.

-Belediyeler arsa üretip, kendi yaptıkları konutları satıyor.

-Belediyelerin asıl amacı, arsa üretip özel sektöre sunmak ve tip projeler hazırlayarak kente vizyon kazandırmak olmalı.

-Kalkınma Ajansları, kaynaklarından belediyeleri de yararlandırıyor, bu durum, özel sektör eliyle kalkındırmayı amaçlayan kurumların amacını yansıtmıyor.

-Kalkınma ajansları sadece özel sektöre destek vermeli.

-Erzurum ve bölge, çıkarılan yatırım teşviklerinden yeterince yararlanamıyor.

-Cazibe Merkezleri Projesi açıklanmadı; yatırımcı tedirgin, proje hangi aşamada?

-Cazibe Merkezi Projesi, 2. OSB’deki çalışmaları öteledi…

-Geçmişte Tarım ve Hayvancılık merkezi olan Erzurum, son dönemlerde bu anlamdaki gerçek potansiyelini kaybetti.

-Tarım ve hayvancılık, bölgemizde istihdamın baş sektörü. Bu sektör, bölgemizde ve ilimizde yaşanan göçün daha da fazla olmasını engelleyen bir sektör. Geçmişte Türkiye’nin ihracatının yüzde 6’sı ilimizden yapılıyordu ve yoğunluklu et ve et ürünleri oluşturuyordu. Bu sektörde gerçek yatırımcılara teşvikler verilmeli.

-Ulaşım yatırımları ilimizde çok büyük kazançlar sağlamaktadır. İlimizde bu sektörde bir koyup 10 katı kazanmak mümkün.

-Bu anlamda Erzurum Havalimanı’nda kış mevsimlerinde yaşanan uçak sefer iptallerinin önüne geçilmesi gerekiyor. Cat-3 sistemine geçilmeli.

–5084 sayılı kanun gibi geniş kapsamlı bir teşvik yasasına ihtiyaç duyuyoruz.

Özakalın’ın konuşmalarındaki dört noktada fikrimizi söylemek istiyoruz: 1)- ‘Belediyeler, kurdukları şirketlerle Erzurum’da özel sektörün faaliyet alanını daraltmıştır.’ Özakalın’ın bu tespit doğrudur; fakat yasal mevzuat gereği kurulan belediye şirketlerinin ticari faaliyetinin yerel düzeyde ekonomiyi canlandırdığı ve belli bir istihdam temin ettiği de bir diğer gerçektir. Bundan şikâyet etmek yerine rekabeti ve girişkenliği teşvik eden ‘belediye şirketleri’nin bir özel sektör yatırımı gibi görülüp benimsenmesi Erzurum’un lehine gözükmektedir. 2)- Hayvancılık, özellikle büyükbaş hayvancılığı, Erzurum, Ardahan, Kars, Bingöl ve Muş hattı için entegre bir projelendirmeye muhtaçtır. Bu illerde et ve süt ürünlerini işleyecek büyük şirketler ve tesisler kurulmalıdır. Gerekirse belediyeler ve özel sektör, bu konuda işbirliğine gitmelidir. 3)- Erzurum havaalanı sorunu cihazla değil, alanın hiç sis görülmeyen ve pek çok coğrafi vb. avantajlara sahip, beş on km. kuzeyindeki dağ eteğine çekilerek, isabetli bir çözüm üretilmiş olabilir.  4)-Kalkınma Ajanslarının kuruldukları günden bugüne Erzurum ekonomisinde meydana getirdikleri etki sınırlı kalmıştır. Hatta kalkınma ajanslarının pek çok kaynağının heder edildiği bile söylenebilir. Kalkınma Ajanslarının bugüne kadarki faaliyeti şeffaf bir şekilde ele alınmalı ve yeniden değerlendirilmelidir.

Sanayi isteyen Erzurum şeker fabrikasına sahip çıkacak mı?

20 Şubat 2018

Erzurum’daki sanayi kuruluşlarından biri Erzurum Şeker Fabrikası’dır ve özelleştirilecek 25 şeker fabrikası arasında ismi geçmektedir.

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında çok büyük şeker sıkıntısı çeken Türkiye, ulusal nitelikte şeker sanayiini kurma girişimlerini 1925 yılında başlattı. Alpullu, Uşak, Eskişehir ve Turhal şeker fabrikaları açıldı. İçlerinde Erzurum Şeker Fabrikası’nın da bulunduğu on bir şeker fabrikası 1953 yılında kuruldu. Refah hükümeti zamanında da, doğu illerinde bazı şeker fabrikaları ihdas edildi.

30 Eylül 1956 yılında işletmeye açılan Erzurum Şeker Fabrikası, Erzurum kalkınmasının dinamiklerinden biri olarak hizmet eti; Erzurum’un ekonomik, sosyal, kültürel ve daha pek çok açıdan canlı bir şehir görünümü kazanmasında rol oynadı. Erzurum Şeker Fabrikası’ndaki başarı Aşkale Çimento Fabrikası’na ve daha sonra kurulacak sanayi tesislerine referans oldu ve örneklik teşkil etti.

Şimdi, Erzurum Şeker Fabrikası’nın da satılacağı söyleniyor. Çok zaman önce birçok ünitesi zaten kapatılan fabrika, bir alıcısı çıkmazsa, sanırım toptan kapatılacaktır. ‘Yüzük kaşı’ gibi değerli arazisinde artık bir toplu konut projesi daha yapılır.

Türkiye’deki şeker fabrikaları şeker pancarından şeker üretiyor. Bu şekerin ne kadar kaliteli bir şeker olduğunu herkes bilir. Şimdiyse kontrol ve denetim sorunlarını birlikte taşıyan, adeta merdiven altı yerlerde şeker üretimi yapılıyor. Yaygın market zincirlerinin raflarında nerdeyse her renk, tat, koku ve yoğunlukta kesme şekerler satılıyor! Belli ki, özel sektörün ürettiği şekerde bir üretim standardı yoktur. Şeker pancarı, bu firmaların üretim bandında zaten yer almıyor. Enzimlerle tatlandırılmış nişasta bazlı şekerler her yanı ele geçirmiş durumdadır. Nişasta bazlı şekerin zararlarıyla ilgili hükümetin yayınladığı raporlar da var! Peki, nasıl oluyor da, bir halk hükümeti, halkın aleyhine kararlar alabiliyor?

Erzurum Şeker Fabrikası, Erzurum’un etkili sanayi kuruluşlarından biri olarak, binlerce insana iş-aş kapısı oldu; insanlar, bu fabrikada çalışarak, şeker üretiminde kalifiye eleman vasfı kazandı. En büyük sermaye beşeri sermayedir, o da yetişmiş insan gücü demektir. Kapanan her milli tesisle birlikte beşeri sermaye de kayboluyor.

Şeker fabrikaları, et-süt kurumları, Türk çiftçisinin ayakta kalmasını sağlayan en önemli iki kurumdur. Bunlar, bir bir ortadan kalktıkça piyasadaki sütün de etin de vasıf değişti. Zaten lop et ve süt tozu dâhil, Türk halkına yedirilmeyen yabancı menşeli bir gıda kalmadı.

Sonuç olarak şunu anlatmaya çalışıyoruz ki, her şeyi özelleştirmeye mecbur değiliz. Şeker fabrikaları Türkiye’nin stratejik fabrikaları arasındadır. Türkiye’de, pancar ekimiyle geçinen 110 bin aile var. Şeker pancarı bir sanayi ürünü. Özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu’daki şeker fabrikaları, çiftçi gelirini artıran ve hayvancılığın geliştiren bir özelliğe sahip. Bu gidişle stratejik bir ürün olan pancar da yok olacak gözüküyor. Köylünün geçim kaynakları elinden alındığında, arpa, buğday ekmekle ayakta kalamayan çiftçi şehirlere göç etmeye devam edecek.

Erzurum’a sanayi kuruluşu getirmeye çalışan siyasetçilerin öncelikle şehirdeki mevcut sanayi tesislerine sahip çıkması ve bu tesislerin modern hale gelmesine gayret göstermesi daha rasyonel bir çaba olmaz mı?

Eleştirme beni, yerim seni!

8 Ocak 2018

Aliya Izzetbegoviç’in bir sözü facebook ve twitter ortamında sıkça yayınlanıyor. Aliya’ya atfedilen söz şu: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm okullara ‘eleştirel düşünme’ dersi koyardım.”

Akıllı adamların dalkavukları değil münekkitleri vardır; akıllılar bilir ki, eleştirici aptallaşmış zekâyı harekete geçiren en etkili hizmetkârdır. Herhangi bir konuda kendini çıkmazda hisseden kişinin ümit bayrağını dalgalandıran eleştiri rüzgârından başkası değildir.

İleri süreceğimiz şu yargı belli bir gerçekliğe sahiptir: Gelişmiş ülkelerin başarılarını temin eden etkili uyarıcıların başında eleştiriye açık olmaları gelir. Geri kalmış ülkeler ise, eleştiriye açık olmadıklarından, saplandıkları çamurdan çıkıp ileriye gidememektedirler. Bu yargı belli bir doğruluğa sahipse, Aliya’da, tespitinde haklıdır.

İnsanlar, farklı kabiliyetlerde yaratılmıştır. Bu, insan aklının da çeşitliliği demektir. Haliyle insanı sürekli ileri taşıyan ve geleceği hayal ettiren bir amacı vardır. Her kabiliyet, geleceğin bereketli tarlasında bir tohum gibi yeşermeyi arzular; bu, fıtrî bir temayüldür. Bu fıtrî temayülün ortaya çıkmasını engelleyen ise eleştiri yokluğudur.

İnsanlara farklı yetenekler verilmiş olması bize şunu da göstermektedir: İnsan, sürekli ilerlemeye mecburdur; çünkü potansiyeli bunu ona emrediyor. Hayvanlarda böyle bir istidat yoktur. Arı on bin yıldır aynı şekilde bal üretmekte, aslan on bin yıldır aynı tarz da avlanmaktadır. Hayvanlardan sürpriz bekleyemeyiz; onlar belirlenmiş amaçları gerçekleştirir; sadece insanın ufku açık bırakılmıştır; sürprizler yapmak insanın hakkıdır. İnsandır ki, her çağda yeni bir âlem kurmakta ve gelecek yüz yılın tohumlarını da hayal, proje vb. şekillerde hazırlamaktadır.

Eğer, insan eleştirel akla önem vermezse, bir çeşit hayvanlaşır! Hatta hayvandan daha basit bir düzeye iniverir. Hayvan, belli bir gayeyi fıtrî olarak gerçekleştirir, amaçsız, yani eleştiriden mahrum bırakılmış insan ise, toplumun sırtında bir asalak gibi yaşar.

İlerleme ve değişim insanın kaderidir; bu, durdurulamaz. Arıyı bal yapmaktan men edemeyeceğimiz gibi, insandaki ilerleme ve değişim isteğini de yok edemeyiz; ancak, bunu eleştiriyi ortadan kaldırarak engelleyebiliriz! İşte İslam toplumu, uzun yüz yıllardır, eleştiriye izin vermeyerek, geri kalmayı becermiştir!

Tenkidin önemi      

Fatih Sultan Mehmet’i, Abdülhamit Han’ı, Atatürk’ü yahut Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’nu, Bahçeli’yi, Perinçek’i, Apo’yu, Fetö’yü eleştiremezsiniz; şeyhi, profesörü, öğretmeni, memuru, gazeteciyi, yazarı-çizeri eleştiremezsiniz; anayı-babayı, evladı eleştiremezsiniz! Niçin eleştiremezsin? Çünkü onlar, din adına, ideoloji ya da kanun adına âdeta layüsel kılınmıştır! (Cemaat içinde eleştiri yapılabilseydi ‘Gülen, FETÖ’ye dönüşebilir miydi!?)

Eleştiriyi tam olarak anladığımız söylenemez.  ‘Ben herkesi eleştiririm, arkadaş!’ diyen kimi insanlara kulak vermek istiyorsunuz. Eleştiri yerine küfür dinliyorsunuz: Onun anası böyle, bunun babası şöyle, o şunu çaldı, bu bunu kaptı, o şunla yattı bu bunla kalktı! Bu türden eleştiri çamuru çiğnemek ve bataklığı büyütmektir. Günümüz şarkı budur. Şarktaki, mazi eleştirisi de maziye sövmek olarak algılandı; içimizden, sövdüğü şahsı ya da sövdüğü devri, bilimsel ve objektif davranarak eleştirebilen insan nadir olarak çıkmıştır. Haliyle şark ilerleyememiştir! (Cemil Meriç’in Jurnalleri ve diğer kitapları eleştirinin nasıl olması gerektiğini öğreten örnek bir okuma başlangıcı olabilir.)

Şarkta, toplumlar, eleştirilemez kişi ya da inançların arasında taksim edilmişlerdir. Ömer’i tenkite hazır dili ve kılıcı gizleyerek, ulü’l-emre itaati farz kılan kurnaz şark, siyasi ve dini şeflerin sultasını bugün de üzerinden atabilmiş değildir. Düşünmeliyiz; her şahsın ve her devrin eleştirisi objektif olarak yapılmadan toplumun sağlıklı milli bir bünyeye ve umut veren bir geleceğe sahip olması nasıl mümkün olabilir?

İslam dininin; ‘İki günü birbirine eşit olan ziyandadır!’; ‘Günün muhasebesini yapmadan uyumayınız!’ vb. ilkeleri, kişisel ve toplumsal eleştirinin önemini vurgular. İnsandaki nefs mertebeleri de eleştirel mertebelerdir. Mesela kötülüğü, çıkarcılığı, arzuperestliği, tembelliği temsil eden ‘nefs-i emmare’ mertebesi (ki, bu mertebe şarkta nerdeyse tüm kitleyi içine almaktadır), ancak, bu nefsin eleştirilmesiyle, ‘nefs-i levvame / kendini kınayan nefis’ mertebesine kişiyi yükseltebilmektedir. (Nefsin yedi mertebesi var. Her mertebe, bir önceki nefsin eleştirisiyle elde edilmektedir.) İnsan, kişisel eleştirisiyle kendini kınayan nefis mertebesine çıkabilirken, bu ilkeyi yerine getirmeyen Müslümanların, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel hayatlarında, büyük inkılaplar beklemek, hele ‘İslam Medeniyeti’ kurmak gibi, iddialar ileri sürmek, ahmaklıktan da öte kalp ve akıl körlüğüdür.

Eleştirinin olmadığı yerde din de akıl da dejenere olmaktan kurtulamaz. Eleştirel akıl geri gelince onun din ve akıl adına açacağı yol, kulların değil, Hakk’ın ve hukukun üstünlüğü yolu olacaktır.  (Hukuk; insanın hakkını ve şahsiyetini korur; kime karşı korur? Başta şeflere, krallara, liderlere, ideolojilere vb. karşı.) Eleştirel aklın öncülüğü kabul edilir ve tahammül gösterilirse, toplum köklerinden yeni bir medeniyet tohumu tasavvur edip gerçekleştirme çabası içine girebilir. Müslümanlar, eleştirel akla geri dönmedikçe, artık bir daha İslam Medeniyeti kuramayacaklardır.

Bir toplum, eleştiriye tahammülsüzse -ki, biz millet olarak öyleyiz, şarkın diğer milletleri de bizim gibidir!- orada çoğalan riyakârlık, yalancılık, küfürbazlık, cahillik, suç gibi menfi hallerdir. Şarklı gençlerin yükselen paradigması; ‘yaşama sevincini kaybetme: Ye-iç, gez-toz, seks yap, maça git, bara takıl, kahvede otur, ot kullan, sarhoş ol, alkol ve nikotin kok!..’; bunun bir ileri versiyonunu ise, ‘evlenme, yuva kurma, çocuk yapma, zengin ol ve yaşa!’ şeklindedir.

Şarkın siyasetçi ve aydınları, yüz yıl önce, bu kötülük tohumlarını ektiler, bugün yetişenler, dün ekilenlerden öte bir şey değildir. Doğru bir ekim yapmadığımız ortada; madem gelişme ve değişim kaçınılmazdır; müspet bir gelişme ve değişim istiyorsak, Batı medeniyetinin araçlarını da kullanarak, kendi köklerimizi sulamak ve eleştiriyle tarlamızı çapalamak gerekir. Bunu yapmaya başlarsak, yeni bir İslam Medeniyeti tasavvuru kurmak hakkımız olabilir.

Rüzgâra direnen ağaç, kırılır!

11 Ocak 2018

Eylül ortalarıydı… evin bahçesinde oturuyordum, birden kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Kalkıp eve girdim ve salona giderek pencere kenarında oturdum. Bahçedeki iri kıyım ağaçlar, bodur bitkiler, güller ve çiçekler ile çubukla desteklenmiş domatesler, rüzgârın şiddeti önünde, tabiri caizse, yeri öpüp kalkıyordu. On-on iki metre yüksekliğe kırk santimi aşkın bir çapa ulaşmış ladin ağaçları ve evin önündeki sarıçamlar, rüzgârın gücüne çaresizce teslim olmuşlardı.

Düşündüm; dünyadaki siyasi, ekonomik, kültürel vb. etkiyi, büyük devletler, özellikle Amerika gerçekleştiriyor. Mesela Amerika rüzgârsa diğer devletler, bahçenin bitkileri konumunda kalıyor. Bahçe, rüzgârın etkisine karşı koyamadığı gibi, dünya da Amerika’nın estirdiği rüzgâra karşı koyamıyor; etkilenme kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşiyor.

Bahçe, rüzgârın üflemesine göre, çeşitli yönlere yatıp kalkmaya mecburdur ve bu akıllıcadır. Eğer bahçedeki bitkiler, rüzgârın kuvvetine direnseydi belki de bitkiler kırılıp dökülecekti! Bitkilerin rüzgârın, esme yönüne uyarak, sağa sola yatma refleksi yahut tabii siyaseti, tabiatın bize öğrettiği bir var olma biçimidir. Bu, üzerinde derin düşünmemiz gereken bir varoluş sırrıdır.

Bu sırrın örtüsünü birazcık açtığımızda karşımıza hemen şu çıkmaktadır: Kuvvetin kadar etkiye sahip olabilirsin; iktidarın, gücünle orantılıdır. Siyasi, ekonomik vb. rüzgârlar karşısında üretilen uyum enerjisi, rüzgâra karşı gösterilen takat ve rüzgârla bütünleşme becerisi, varlığı yahut iktidarı sürdürmeyi mümkün kılmaktadır. Rüzgâra direnen, kırılır!

Rüzgâr olmanın sırrı nedir?.. Hangi ülkenin ve bireyin ‘etki alanı’ varsa o ülke yahut o birey, belli bir rüzgâr üretmektedir. Bu, şu demektir: Bilim, teknoloji, sanat ve kültür üretimini elinde tutan ülkeler ve bireyler, etki derecelendirmesi yapabileceğimiz rüzgârlar mesabesindedir. Bu ülkelerin ve bireylerin rüzgârları her ülkede esmekte ve o ülkeleri etkilemektedir.

Ali Bey’in rüyası

23 Kasım 2017 /PUSULA

Erzurum’un Yakutiye İlçesi şehircilik bakımından en sorunlu bölge; şehrin en değersiz konutları da en değerli yapıları da bu bölgede. Biryanda miadını çoktan doldurmuş onlarca eski mahalle, biryanda tarihimizin ve milli kültürümüzün köşe taşları onlarca eser. Şükür, biryandan Vakıflar idaresi öte yandan belediyeler, el ele verip tarihi mirası gün yüzüne çıkarttılar. Onarılmamış cami, medrese, tescilli bina kalmadı dersek yeridir.  Eski mahallelerdeki eski yapılar tek tek ortadan kaldırılmaya devam ediyor. Çok büyük işler başarıldı. İki dönemdir, elini de yüreğini de bu ağır taşın altına koyan ve güzel işler yapan Yakutiye Belediye Başkanı Ali Korkut’u tebrik ediyorum.

Ali Korkut’un dünkü Pusula’da yer alan açıklamalarına bakılırsa Hacı Cuma, Taş Mescit, Derviş Ağa, Kadana, Narmanlı ve Aşağı Habip Efendi mahallelerindeki kentsel dönüşüm yüzde 98 oranında tamamlanmış. Ortaya çıkan alan 120 bin metrekare.  Bu alan 2 bin 200 civarında parselin kamulaştırılması sonucu elde edilmiş durumda.

Peki, bu arsalar ne olacak? Tarihi sit bölgesini kuşatan şehrin Palandöken’le görsel irtibatını kesen, elini uzatsan öteki evin penceresine dokunabileceğin, sözüm ona gökdelenlere mi parsellenecek bu arsalar yoksa ‘bakın, Türkler de şehir kurmayı beceriyor!’ dedirtecek, yoluyla, parklarıyla, sosyal donatılarıyla, bahçeleriyle ve her şeyden önce Osmanlı ve Selçuklu dönemi mimari özellikleriyle,  gerçek bir yerleşim bölgesi mi kurulacak?

Ali Korkut, Cumhurbaşkanı’nın ‘yatay şehirler istiyorum!’ talimatını ilk duyan belediye başkanımız olmalı ki, dikey yapılaşmaya artık fırsat vermeyeceğini ima etmiş. 100 milyon lira kamulaştırma parası ödenene Hacı Cuma Mahallesinde tek, çift ve üç katlı konutlar yapılacakmış. Kimlikli yapılar olacakmış. Bununla da şunu kastetmiş Ali Bey: ‘Burada mahalle arasına araç girmeyecek. İnsanlar evlerine veya evlerinden işlerine giderken yürüyecekler, yürürken birbirleriyle karşılaşacaklar. Birbirlerini tanıyıp, selamlaşacaklar.’

Tabii kar kış memleketinde insanları yürüyerek evlerine gitmeye zorlamak bu projenin en uçuk fikri, hele bir de bu anlamsız fikre, birbirleriyle karşılaşıp, selamlaşıp, tanışmak gibi rasyonel (!) gerekçeler üretmek gereksiz. 20 metre genişliğinde açılacak yollar, araçlar için park edebilecekleri cepler yahut her evin altına garaj zorunluluğu getirmek, araçların yola rahat ulaşabilmesi için de garajları yola yakın planlamak daha mantıklı alabilir.

Erzurum’un nerdeyse bin yıllık Türk İslam tarihi Yakutiye ilçesinde bulunuyor. Yakutiye’deki tarihi doku bizim bu toprakların sahibi olduğumuzun tapuları ve aynı zamanda kültürel varlığımız; kimliğimiz. Biz, bu değerlere istinat ediyoruz. Değerleri korumak öncelikli bir görev olmalıdır. Yeni yapılacak binalar, kurulacak semtler, tarihi dokuyu baskılamayacak şekilde olmak zorundadır.

Yakutiye Belediye Başkanımız Ali Korkut Bey’i yaptığı başarılı hizmetleri nedeniyle kutluyorum. Tecrübeden pahalı bir şey yoktur. Ali Bey de şehir üzerine ‘yıkan ve yapan’ bir başkan olarak, değerli bilgilere sahiptir.  İnşallah, tarihimizle, kültürümüzle uyumlu, modern semtleri kurarak, bu şehrin geleceğinde umut veren bir sima olarak hizmetlerini sürdürür.

Amerika Suriye’de ne yapmaya çalışıyor?

 (4 Aralık 2017 / PUSULA)

Bunu bilmeyecek ne var; IŞİD’ı temizliyor ya! diyebiliriz. Ama nasıl oluyorsa IŞİD, Suriye’de, Amerika’yla anlaşıp, istenilen bölgelerden elini kolunu sallayarak çıktı. Militanlar Mısır’ın Sina Yarımadasına gitti, orada Cuma günü 300 Müslümanı katletti ve örgüt eylemi üstlendi!

Her fırsatta ifade ediyoruz: IŞİD, PYD/PKK vb. yapılar, Amerika’nın Ortadoğu’daki askeri varlığının bir parçası ve aracıdır. Bu aracın amacı bölgedeki petrole dayalı Batı çıkarlarını ve tabi İsrail’in bölgedeki güvenliğini tam olarak garantilemektir.

IŞİD, PYD/PKK gibi yapıların Amerikan ve İsrail kurgusu olduğunda artık tereddüt yoktur.

İngiliz gazeteci Robert Fisk şöyle soruyor: “IŞİD neden asla İsrail’e saldırmıyor? Haçlılardan, Şiilerden, Hristiyanlardan nefretini dile getirirken, ‘İsrail’ kelimesi neden ağza alınmıyor? İsrail Neden IŞİD’i asla vurmuyor?”  

Biz bu soruya, PYD/PKK ve bunların kontrolündeki diğer silahlı grupların faaliyetini de ekleyip sorabiliriz: “PKK/PYD, bugüne kadar, neden Amerikan ve İsrail çıkarlarını hedef alan tek bir eylem yapmadı?”

Yapamazlar, çünkü bunlar sahibinin sesidir. Bunun yeni bir kanıtını, Suriye’deki PYD/PKK’nın paravan kuruluşu SDG’nin sözcülüğünü yaptıktan sonra kaçan ve Türkiye’ye sığınan Talal Silo’nun açıklamalarında görüyoruz.

AA’nın sorularına verdiği cevapta Silo, Suriye’de elde ettikleri bölgelerin hepsini ABD’nin isteği ve desteğiyle elde ettiklerini ve elde tutmaya devam ettiklerini açıkladı.

Ele geçirilen bölgeler aynı zamanda petrol bölgeleri. PKK’nın Deyrizor ve Haseke’deki petrolü nasıl işlettiğini de Silo şu şekilde açıklamış:

“YPG ve PKK, 2012’de Rumeylan’daki petrol kuyularını ele geçirdikten sonra işletmeye başladı. Önceleri bu petrolleri, DEAŞ bölgeleri üzerinden ihraç ediyorlardı. PKK kadrolarının Cezire’deki parasal işlerinin sorumlusu Ali Şeyr, Kamışlı’da yaşıyor. PKK elebaşlarıyla doğrudan bağlantılı. Petrol anlaşmaları yapmaya yetkili olan kişi. Elde edilen gelirleri sadece o bilir. Bu, PKK’nın sırrıdır. Petrol gelirleri Lübnan bankalarında kendilerine yakın bazı isimlerin hesabına yatıyordu. Sonra para Avrupa’ya aktarılıyordu. İsimlerin hepsi PKK’lı. Konu çok büyük. Her gün yüzlerce tankerle petrol taşınıyordu.”

Silo, verdiği bir başka bilgide, Amerika’nın, Suriye petrolünün bir liman yoluyla taşınması ve bunun için de PYD/PKK’nın Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e çıkacağı bir hâkimiyet koridoruna sahip olması gerektiğini ve bunu gerçekleştirmeye çalıştığını da teyit ediyor. ABD subayları ve üst düzey istihbarat elamanları, bu amaç için, Suriye’de, PYD/PKK yapılarıyla iç içe çalışıyor.  Amerika’nın kendilerine verdiği ve gerektiğinde alıp kullandıkları ağır silahların ise, Türkiye’nin saldıramayacağı düşünülerek, Amerikan depolarında tutulduğunu açıklıyor, Silo.

Irak depremi Erzurum’a çok mu ırak?

14 Kasım 2017/ PUSULA

Irak ve İran’da etkili olan 7,2 büyüklüğündeki depremde vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılara şifa ve yakınlarına sabır diliyorum. Bu vesileyle, Erzurum’daki imar faaliyetleriyle ilgili bir iki hususa, bir kere daha,  dikkat çekmek istiyorum. Allah korusun, bu 7,2’lik deprem mesela Erzurum’da olsaydı halimiz nice olurdu? Malûm, Erzurum deprem hatları üzerinde yer alan bir şehir. Fayların etki alanındaki yerlerde muhtemel depremlerde can ve mal kaybını en aza indirmenin bir yolu yüksek bina yapmamak. Yetkililer, eğer Irak’ta, bir-iki katlı değil de, yüksek binalar olsaydı şimdi binlerce ölümden söz ediyor olacaktık uyarısını yapıyor.

Hemen şunu söyleyelim: Erzurum, bir deprem kenti, bu şehirde yüksek bina yapmak, riski çoğaltmaktır. Atatürk Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezi’nin, yüksek bina yapılacak yegâne yer olarak tespit ettiği, Top Dağı hariç, Erzurum’un diğer yerleşim bölgelerinde yüksek bina yapılmaması gerekir. Ama aksi gerçekleşiyor, kentin dört bir yanı yüksek binalarla kuşatılıyor. Bundan yıllar önce, yine AÜ Deprem Araştırma Merkezi Müdürünün yaptığı bir uyarıyı hatırlıyorum: ‘Altı ve üzeri büyüklükteki bir deprem Yenişehir, Yıldızkent, Dadaşkent bölgelerinde ciddi yıkımlara sebep olacaktır.’

Ne var ki, kim takar bilim adamlarının uyarısını. Sen cambaza ve ranta bak!

Deprem tehdidini geçelim!.. Anadolu’da Türk İslam medeniyetinin Erzurum’daki bir başyapıtı olan Çifte Minareli Medrese’nin arkasına yüksek binalar dikilmeye başlanmıştır. Kale, Ulu Cami, Üç Kümbetler ve Rabia Hatun türbelerini, muhteşem Palandöken’le buluşturan tabii görüntü, yüksek binaların gölgesinde yok olmaya başlamıştır. Arsa haline getirilen Mahallebaşı-Hacı Cuma arasındaki arazide de, aynı yüksek binalara izin verilirse, bu kez, şehrin doğusunu kuşatan tarihi Top Dağı, Mecidiye ve Aziziye tabyaları da artık şehirden görülemeyecektir.

Bu, bir imar cinayetidir, bu derece ağırdır. Doğrudan Türk İslam kültür ve medeniyetine karşı yapılmış bir saldırıdır. Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul örneğinden yola çıkıp, kültür mirasımızı baskılayan bu yeni yapılaşmayı ‘tarih ve kültür cellatlığı’ olarak tanımlamış ve belediyelere şu çağrıyı yapmıştır: Dikey büyümeye izin vermeyin!

Cumhurbaşkanımızın bu çağrısına Erzurum belediyeleri kulak verecek mi? Göreceğiz! Vermezlerse biz yazıyla fotoğraflarla yapılanı Sayın Cumhurbaşkanına ulaştıracağız! Bu, bizim şehrimize sahip çıkmak konusundaki vatandaşlık görevimizdir.

Gavurboğan caddesi –tabi, böyle bir cadde yok, ama olması gerekir, tarihi inkâr etmek, can pahasına kazanılmış mahalle isimlerini ortadan kaldırmak da bir başka ihanettir- üzerindeki, birbirine girmiş dikey konutların önlenemez yükselişi devam ediyor. Öyle bir mimari ki, evlere şenlik: Yolun bir yanı on kat, karşı tarafı yirmi kat, onun sağı, sola beş altı kat binalarla dolu! Şehrin Palandöken dağıyla görsel ilişkisini kesen bu bina duvarlarına izin vermek, Türk tipi mühendislik harikalarından bir örnek aynı zamanda. Mühendislerimiz eserleriyle övünebilirler! Bu yapı stoku tarihi dokunun bulunduğu sit alanını bir çember gibi kuşatmaya devam ediyor.

Bu gidiş doğru değildir. Erzurum’da uzun bir süredir devam eden kentsel dönüşüm çalışmaları şehrin eski mahallerini tek tek ortadan kaldırdı. Eski Erzurum diyebileceğimiz, -sit alanlarını ve tescilli binaları da içeren- tarihi mahalleler, yükseklikleri tek kat, iki kat yahut şeklinde üç dört katla sınırlanmış evlere sahipti. Şimdi onların yerine, on-yirmi kat arası yüksek binalar yapılıyor.

Şehri, rantın bir nesnesi haline getirmek ve bunu bir de dinin, milliyetçiliğin, vatanperverliğin arkasına sığınarak yapmak, utanç verici bir aymazlıktır. Kentte neyin nasıl olması gerektiğine şehir plancıları (müellifler), belediye meclisleri ve başkanları öncelikle karar veriyor. Onlar da, ranttan hareket etmezler, edemezler, aksi takdirde bu kılıfına uydurup yağmacılık yapmak olacaktır. Şu Avrupa şehirlerine hiç olmazsa internetten bakıp tarihi nasıl koruyorlar, kimliğe nasıl sahip çıkıyor ve saygı gösteriyorlar görüp inceleyip utanmak icap eder.

Anadolu’nun her yanında apartman denilen beton yığınları öne çıkartılıyor ve bu binalar her yanı kuşatıyor. Üç kuruş daha kazanayım diye Beytullah’a altı yüz metreden bakan otel yapan İslam dünyası, şehir kurmaktan, hele kendi medeniyet tasavvuruna göre bir şehir inşa etmekten hâlâ çok uzaktır.

İşte, soruna bir bütün olarak bakmazsak, trafiğe de çare bulamayız. Şimdi düşünün Gavurboğan’dan aşağı dar bir cadde iniyor. İki şerit; biri gidiş biri geliş. Fakat siz o yolun sağını solunu gökdelenlerle dolduruyorsunuz. Yüzlerce binlerce aile o binalarda oturacak. E, yol sabit? Peki, o civarda yığılacak araç trafiğini o yol nasıl kaldıracak? Şehir kuramıyoruz derken, tüm bunları kastediyorum. Yüksek binalara izin verenler, eş zamanlı olarak, bulvarlar açsa, belki trafik sorunu bu denli ağır bir soruna dönüşmeyecek. Ama var mı böyle bir planlama?

Dünyanın her yerinde insanlar önce kişisel menfaatlerini gözetir; bu, insanın tabiatında var. İşte, devletin, belediyelerin ve diğer kurumsal yapıların varlık sebebi insanların menfaat duygusunu aklî ve ahlakî bir sınıra çekip orada tutmaktır. Vatandaş, arsasının üzerine üç değil, on üç daire ister! Müteahhit de bu yükün altından kalkmak için binanın yüksekliğini artırmanın çaresini arar ve belediyenin yolunu tutar. Buna mani olacak ilgili kuruluşların kararlılığıdır.

Tüm ülkede kentsel dönüşüm adı altında mahalleler ortadan kaldırılıyor, belediyelere mani olunabiliyor mu? Hayır! İşte, irtifayı da, binalar arasındaki mesafeyi de, belediyeler adam gibi tespit edip müelliflerin koyduğu irtifalara rıza gösterseler, belediye meclisleri, imar tadilatı adı altında, müelliflerin koyduğu kırmızıçizgileri yok etmeseler, daha iyi şehirlere sahip olabiliriz. Yoksa şehirlerimizi ranta kurban etmekten kurtaramayacak ve bu kültürel kıyımı seyretmeye devam edeceğiz demektir.

Amerika Suudi Arabistan’ı yeniden dizayn mi ediyor?

6 Kasım 2017/ PUSULA

Suudi Arabistan karıştı. ‘Ilımlı İslam’ söylemiyle dikkat çeken Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman’ın başrolde olduğu bir operasyon yapıldı ve onlarca üst düzey kişi ve yönetici gözaltına alındı. Gözaltı kararlarını, Kral’ın onayıyla, Veliaht Selman’ın başkanlığını yaptığı, ‘Rüşvet ve Yolsuzluklara Karşı Mücadele Komisyonu’ verdi.

Gözaltına alınanlar neyle suçlanıyor? “Son yıllarda Krallık’ta kalkınma çabalarını engellemek, şahsi ve aile çıkarlarını kamu çıkarından üstünde tutmak.”

Amerika Başkanı Trump’un göreve gelmesinden sonra Suudi Arabistan’ın dış ve iç politikalarında değişiklik gözlenmeye başlanmıştı. Muhammed bin Selman, bu değişimleri dillendiren ve uygulamaya çalışan bir aktör. Selman, Amerika’nın ve İsrail’in bir talebi olan ‘ Ilımlı İslam’ projesinin de kuvvetli savunucusu. Suudlu kadınlara ekonomik ve sosyal haklar tanınması, ticarette serbestliği genişletmek, bölgesel ekonomik yapılar kurmak, enerji güvenliğini korumak ve geleceğini belirlemek, uluslararası yatırımcıların ülkeye gelmesi için uygun ortam hazırlamak vb. adımlar onun eseri olarak görülüyor.

Suudi Arabistan yönetimi içte ve dışta bir değişim ve dönüşüm peşinde. Dış sorun olarak Yemen meselesi var, İran’la da ilişkileri bozuk Suudi yönetiminin. İran’ın bölgedeki Şii inancına mensup grupları ajite ettiğini ve siyasi istikrarı bozduğunu düşünüyorlar.

Öte yandan Suudi Arabistan’daki tutuklamaların Prens Muhammed bin Selman’ın gücünü daha da pekiştirmek için yapıldığı iddiaları da gündeme getiriliyor. Muhammed bin Selman’ın, bu çıkışıyla, Suudi Arabistan’ı daha sert ve otoriter bir rejime doğru sürüklediği, iç karışıklıklara sebep olabileceği iddiaları da söz konusu. Muhammed bin Selman, Suudileri ikiye bölmüş durumda: Birinci grup onun, Krallığı güçlendirmekten ve kendi geleceğini inşa etmekten başka bir amacı olmadığını düşünürken birçoğu da Muhammed bin Selman’ın vizyonunu alkışlıyor; kendisine, krallığın karşı karşıya olduğu siyasi ve ekonomik sorunları ele alan, ülkeyi, petrol bağımlılığının ötesine geçirmek için planlar yapan bir cesur yürek olarak görüyor.

Bundan sonra neler olabilir? Şimdiden kestirmek güç. Çünkü yapılan tutuklamaların genişliği ve ölçeği, modern Suudi tarihinin benzeri görülmemiş bir uygulaması. Suud, geleneksel kabilelere dayanan bir ülke. Büyük para sahiplerini ve aileleri hedef alan gözaltların kolayca sineye çekilmeyeceği açık.

İlgili komisyon, iddiaları araştırtarak davalara dönüştürecek, tutuklamalar devam edecek, seyahat kısıtlamaları uygulanacak, kişilerin ve ailelerin varlıkları dondurulacak, şeriat hukukuyla karar veren mahkemeler, yolsuzlukla suçlanan bu üst düzey kimselere cezalar verecek! Bunlar kolayca yapılabilecek mi? Suudi Arabistan’ın girdiği yeni yolda istikrarı koruyarak çıkması, bölgesel istikrar için de hayatı öneme sahip. Aksi takdirde bölgesel sorunlar ve çatışmalar daha da radikalize olup kargaşa büyüyebilecektir.

Bu arada şunun üzerinde de düşünmek gerekir: Suudi Arabistan’da olanlar ‘Arap aklının bir uyanması’ mı, yoksa Amerikan’ın Veliaht Prense dikte ettiği ‘öğretilmiş bir akıl’ mı?

ABD Başkanı Donald Trump’ın başdanışmanı ve damadı Jared Kushner ile Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi Jason Greenblatt ve Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Dina Powell bir süre önce Cidde’de Veliaht Prensle bir araya gelmişti. Görüşmede başta İsrail ile Filistin arasında kalıcı barışın sağlanması, Ortadoğu’nun güven ve istikrarı, Amerikan çıkarları olmak üzere iki ülke ilişkileri ele alınmıştı.

Jared Kushner, bir Yahudi. Trump’un sadece damadı değil, aynı zamanda Trump’un seçimi kazanmasındaki ‘dahi akıl’ olarak lanse ediliyor. Aslında daha ileri şeyler de söyleniyor Kushner için: Yetmişlik Trump’un üst akıl o, deniliyor! İşte bu zat, Prens Muhammed bin Selman’la sık görüşen Amerikalıların en etkilisi. Trump’un, Suudi Arabistan’ı ziyareti ve Kralla kılıç dansına katılması; ardından yapılan milyarlarca dolarlık derin anlaşmalar, Suudi Arabistan’daki değişimin Amerikan aklının, daha doğrusu, Yahudi damat Jared Kushner’in bir eseri olabileceği görüşünü kuvvetlendiriyor. Bu da herhalde hayra işaret olmasa gerek!

Bakü-Tiflis-Kars demiryoluna Erzurum hazır mı?

31 Ekim 2017/ PUSULA

Hayırlı, uğurlu olsun… Bakü-Tiflis-Kars (BTK) Demiryolları Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’yi bir kez daha ve doğrudan birleştirdi. Bakü’de dün düzenlenen törenle üç ülkenin topraklarını geçen ve toplam uzunluğu 846 kilometre olan Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hizmete girdi. Demiryolunun açılışını Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Gürcistan Başbakanı Giorgi Kvirikaşvili ve Türk cumhuriyeti liderleri yaptı. Bakü-Tiflis-Kars demiryoluyla Türkiye, Orta Asya ve Çine bağlanmış oldu. İlk etapta yılda 1 milyon yolcu ve 6.5 milyon ton yük nakledilecek. Bu kapasite kısa sürede 3 milyon yolcuya ve 17 milyon tondan fazla yüke ulaşacak.

Bölgede ta 1883’lü yıllarda kurulan Poti-Tiflis-Bakü (Transkafkas Demiryolları) uzun yıllar hizmet verdi. Ermenistan’dan geçen demiryolu, zamanla Kars-Gümrü-Tiflis bağlantısına da sahip oldu. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgal etmesi üzerine, Türkiye ve Azerbaycan demiryolunu kapattı. Fakat demiryolu önemli bir eksiklik olarak kendini daima hissettirdiğinden, sonunda, Ermenistan’ı dışardan bırakan, Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun yapılmasına karar verildi..

Diaspora Ermenileri ve lobileri Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projesinin gerçekleşmemesi için çok çaba gösterdiler. Avrupa Birliği ve Amerika, Ermeni tezleri doğrultusunda eski hattın (Kars-Gümrü-Tiflis) açılmasını istedi; bu isteklerine uyulursa hattın finans edilmesine katkı sağlayacaklarını da belirttiler. Ancak onları kimse dinlemedi. Şubat 2007’de Tiflis’te buluşan Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye yetkilileri, demiryolu yapımını başlatmak üzere anlaşma imzaladılar. 21 Kasım 2007’de de Abdullah Gül, İlham Aliyev ve Mikheil Saakaşvili’nin katıldığı Tiflis’teki törende temeli atılan Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattının inşasına fiilen başlandı. Türkiye tarafında ise Temmuz 2008’de Kars hattının yapımına start verilmişti. Dün nihayet bu tatlı yorgunluk sona erdi ve tarihi ipek yolu demir rayların üzerinde yeniden uyandı.

Projenin temel amacı, öncelikle üç ülke arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmek ve Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlamak, yeni, sağlam ve süratli ekonomik büyük bir ağ kurmak. Bu hatla Londra’dan Pekin’e artık 15 günde mal ve insan ulaşımı sağlanabilecek. Bakü-Tiflis-Kars (BTK) Demiryolları herkese kazandıracak, sadece Ermenistan bu olumlu etkiden yararlanamayacak. Ermenistan’ın izolasyondan kurtulmasının yolu işgal altında tuttuğu Dağlık Karabağ’ı boşaltması ve Azerbaycanlı göçmenlerin evlerine dönmesini sağlamasıdır.

Erzurum BTK’dan istifade edebilecek mi?

Bakü-Tiflis-Kars demiryolu, Erzurum’u, Kafkaslar üzerinden Türk dünyasına ve Çin’e kadar uzanan büyük bir demiryolu ağına bağlamış oldu. Bakü-Tiflis-Kars demiryolu kısa sürede Erzurum üzerinden Türk demiryolu ağına entegre olacak ve Avrupa’ya da bağlanacaktır. Erzurum doğu illerinin merkezi şehridir; öncelikle Azerbaycan ve Gürcistan halkının tez zamanda Erzurum’a gelmelerini ve bölgenin ticaret, eğitim, sağlık, turizm merkezleriyle tanışmasını diliyorum. Erzurumluların ve hassaten iş adamlarının da Tiflis ve Bakü çarşılarında esamisi biran önce okunmaya başlamalıdır!

Bu yolla Erzurum garı ilk kez uluslararası bir demiryolu ağına entegre olacak. Tarihi Erzurum garı stoper vazifesi görebilecek mi, bu şehre yabancı insan ve mal girişini temin edebilecek mi? Bu konuda ilgili kuruluşların yaptığı bir çalışma var mı? Ticaret Sanayi Odası başta olmak üzere ilgili kuruluşlar, Erzurumlu iş adamları, ihracatçılar, Bakü-Tiflis-Kars demiryoluyla gelen imkân ve fırsatın farkındalar mı? Erzurum’da bu amaca da hizmet edecek olan Lojistik köyün akıbeti ne olmuştur? Geçenlerde meslektaşlarımız gecikmeleri yazmıştı, Lojistik köy ne zaman bitecektir?

Erzurum tren garı modernize edilmelidir

20 Temmuz 1937’de temeli atılan ve 20 Ekim 1939’de hizmete açılan Erzurum gar binası Doğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük gar binası olma özelliğine sahip. Bina, Almanlar tarafından inşa edildi. 2008 yılında gar binasının kapı ve pencere doğramaları özgün ahşap malzeme ile değiştirildi. 2010 yılında ise binanın iç kısmına çay ocağı ve kafeterya eklendi. Ayrıca yapıda boya ve badana çalışması yapıldı. Cephede yer alan bazalt taşlarının 2003 yılında temizlenmesinden başka herhangi bir müdahalede bulunulmadı.

Erzurum gar binasında turistlere demiryolu nostaljisini yaşatan Türkiye’nin ikinci demiryolları müzesi de yer alıyor. Şu an yapının önünde yer alan meydan tır ve otomobiller için park yeri gibi kullanılıyor. Kimi zaman da binayı kapatacak şekilde çadırların kurulduğu bir festival alanına dönüştürülüyor. Bu uygulamalara derhal son verilmelidir. Şimdiden sonra Bakü-Tiflis-Kars trenlerine de hizmet verecek olan Erzurum tren garı ve çevresi, binanın mimari özellikleri korunarak, acilen modernize edilmelidir.

Akşener’in ‘İyi Parti’sinin siyasetteki şansı

Meral Akşener twitter hesabından kurucusu olduğu İyi Parti’yle ilgili mesajlar yayınlıyor:

İyi Parti kurucu Genel Başkanı olarak söz veriyorum ki hep birlikte millet olarak başaracağız!

Bu, insanımız için özgürlük, devletimiz için itibar, milletimiz için demokrasi ve iktidar yürüyüşüdür! Bu, Güçlü Türkiye yürüyüşüdür!

Gençlerimizden korkmayalım! Onlara iyi eğitim, özgür ortam verelim. Hayalleri olsun, kursunlar. Düşünceleri olsun, paylaşsınlar.

Allah’ın izni ile milletin iradesi ile yenileneceğiz, güçleneceğiz, İYİ Parti ile mutlu bir Türkiye olacağız!”

Tabii her şeyden önce İyi Parti Türkiye’ye hayırlı olsun. Umalım güzel işler yapsınlar.

İyi Parti’nin politikada bir şansı var mı peki? Neler yapabilir? Halk bu partiyi hangi söylemi nedeniyle destekleyebilir? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında görüyoruz; CHP’yi yetersiz buluyor ve Türkiye’de güçlü bir muhalefet eksikliğinden söz ediyor. İyi Parti AK Parti hükümetine karşı güçlü bir muhalefet üretebilir mi? İktidara aday olma şansını yakalayabilir mi? Tüm bunları ilerde öğreneceğiz.

Erken bir eleştiri olarak şunu söylemek isterim: İyi Parti, bir parti adı olarak kulağa da gönle de pek hitap edecek gibi gözükmüyor. İkinci olarak da Sayın Meral Akşener’in twitter hesabından yayınladığı ve partisinin misyonunu tanıtan mesajları kayda değer gözükmüyor. Mesela insanımız için özgürlük, devletimiz için itibar, milletimiz için demokrasi, gençler için özgür ortam gibi cümlelerde ‘beylik laf’ bile sayılacak bir derinlik yok. Bu, sıradan vaatler, Akşener’in “mutlu Türkiye’sini” nasıl kurar, İyi Parti, AK Parti’nin nasıl alternatifi olur, şu anda bu pek anlaşılmıyor!

Batı basını Akşener’i niye parlatıyor?

İyi Parti Türkiye’de yeri yerinden oynatmadı; fakat Türkiye karşıtı kimi Batı ülkesinde ilgiyle karşılandı. AK Parti’den önce Batı çıkarlarına endeksli bir Türkiye vardı. Erdoğan’ın Batı’yla girdiği çatışma bu konuda bir kaygı yarattı. ABD öncülüğündeki Batı, Türkiye’yi Erdoğan’dan ve onun iktidarından kurtarmanın derdine düştü. Başarısız darbe girişimi dâhil, tüm kuşatmalar bu amaçla yapıldı, yapılıyor.

‘Türkiye’yi içerden, siyaset yoluyla, yeniden dizayn edebilir miyiz?’ Avrupa ve Amerika basınında yer alan yorumlara bakıldığında, Erdoğan muhalifleri, bu soruya, Meral Akşener’e ve partisine destek çıkarak bir cevap bulduklarını düşünüyorlar.  ‘Batı’nın Türkiye’sini Erdoğan’dan kurtaracak lider!’; ‘Türkiye’de geleceğin merkez sağını kuracak Asena’ diye alkışlanan Akşener, hakkındaki güzellemelere aldanmamalı. İyi Parti, iyi siyaseti Batı’dan destek alarak yapamaz. Çünkü Türk halkında artık derin bir uyanma var; Batı, Türkiye’de kimi desteklerse halk ondan uzaklaşıyor. Akşener ve İyi Parti kurucuları üç beş Batılı gazetenin şak şakına kanarsa, kaybeder.  Türkiye’de artık demokrasiyi halk çalıştırıyor, bu gerçeğin farkında olanlara halk bir şans tanıyabilir sadece. (Pusula, 26 Ekim 2017)

Şehirlerimizin imarı düzeliyor mu, bozuluyor mu?

Müslümanlarda mimari neden gelişmiyor? Özellikle kent mimarisi.

Ekteki fotoğraflara iyice bakıldığında şehir kurmada ne kadar başarısız olduğumuz açıkça görülüyor.

Fotoğraflardan biri Mekke’ye ait. En güzel şehrimiz olması gereken Mekke’ye! Fotoğraf, kentin son mimari durumunu yansıtıyor. Beytullah, Allah’ın evi, üç yüz altmış beş gün Müslümanların koştuğu kent. Ne var ki Beytullah Mekke’nin her yanını Çin seddi gibi saran onlarca kat yükseklikteki binaların gölgesinde artık küçük bir noktaya dönüşmüş durumda.

Bir de alttaki fotoğrafa bakın; burası da İtalya’nın başkenti Roma şehri. Katolik dünyasının ruhani merkezi olan Vatikan. Açıklık alan Aziz Petrus Meydanı. Her yıl binlerce Katolik ibadet için bu meydanı dolduruyor. Adamlar meydanı merkez yapmış, şehirdeki diğer bina stoku, binaların irtifası dini alanı baskılamayacak tarzda planlanmış.

Avrupa kentleri nizam ve intizam yansıtıyor; Avrupa’da tarihi dokuya göz gibi bakılıyor. Tarihi eserlerin çevresi açık. Avrupa şehirlerine kuşbakışı bakıldığında caddelerin, sokakların, parkların, meydanların, resmi binaların ve konutların, bir tablo gibi, başarılı bir uyum ve güzellik sergiledikleri görülüyor.

Sıra bize gelince her kentimiz karmaşa sergiliyor. Bursa’ya, İstanbul’a bakın! Boğazın sırtlarını dolduran o korkunç gökdelenleri, İstanbul Avrupalıların olsaydı, hiç yaparlar mıydı? Bu, kenti imar etmek değil, kenti harap etmektir!

Ah Erzurum!

Son yıllarda Erzurum’da da yüksek binalar inşa edilmeye başlandı. Şehrin bina irtifası rastgele. Az çok bir düzen Dadaşkent’te görülebiliyor. Şükür, Dadaşkent’te beş katlı bir bina irtifası korunabildi. Gerçi son zamanlarda altı katı bulan binalar da gözükmeye başlamadı değil.

Erzurum bir deprem bölgesi. Beş altı katlı binalar Erzurum için uygun. Bu irtifa aynı zamanda bir tarih ve kültür şehri olan Erzurum’da tarihi dokuyu korumak için yeterli bir yükseklik. Ama kazın ayağı öyle değil, işin içine rant girince erken kalkan müteahhit meclislerden karar geçirip örneğin beş katlı yere on kat, sekiz katlı yere yirmi kat ruhsat alabiliyor.

Çifte Minareli Medrese, Ulu Cami, Kale ve Üç Kümbetler sit alanı. Bu eserlerin çevresi açılırken etrafı yüksek binalarla kuşatılıyor. Eskiden kaleden bakınca Çifte Minareli Medrese’nin o efsane minarelerinin arasından tabiat gözükürdü, Palandöken dağının heybetiyle bu tarihi doku birbiriyle gayet uyumlu idi. Şimdi Beytullah’ın başına gelen, Efe’nin deyişiyle, ‘mülk-i İslam’ın derbendi’ Erzurum şehrinin başına de gelmiş durumda. Şehrin dini kimliğini oluşturan eserler; yani kentin manevi ruhu, ticari binalara örtülüyor.

Örneğin: Gavurboğan’ın sol tarafında irtifa 8 kat, karşısında 18 kat! 18 katlının sağında ve solunda nerdeyse birbirine yapışık aynı yükseklikte bina inşaatları yükseliyor.

Çifte Minareli Medrese’nin arkasında dizilmeye başlamış binalar ve tarihi dokunun çevresinde yükselen diğer bina zinciri Erzurum’daki Beytullah’ın şubelerinin başına da geldiğini ve daha da geleceğini gösteriyor.

Şehrin imarıyla bu şekilde oynayan, müellifin koyduğu irtifalara uymayan, belediye başkanları, meclis üyeleri sorumlu değilse, kentteki bu mimari karmaşanın, daha açıkçası, kent talanının sorumlusu o zaman kim?

Bu manzaralar, şehir kurma kültürü olan bir milletin imar faaliyeti olamaz. Kabul ve itiraf etmeliyiz ki bu, yağma mimarisidir! (PUSULA, 16 Eylül 2017)

‘Kuzey Irak’, ABD’nin ve İsrail’in yeni bir zaferidir!

 

İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked’in, Ortadoğu’da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının İsrail’in yararına olduğunu söylediği demeci basında yer aldı. (Dikkat ediniz, İsrail Adalet Bakanı, adaletten söz etmiyor, menfaatten söz ediyor!) Şaked, demecinde ABD’nin ve Batı ülkelerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) 25 Eylül’de yapacağı bağımsızlık referandumunu açık bir şekilde desteklemeleri gerektiğini savunuyor.
Hatırlanacağı üzere İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da ABD’li Kongre üyeleriyle daha önce gerçekleştirdiği görüşmede Kürtlerin bir devlet sahibi olması gerektiğini ifade etmişti.
Asıl bombayı ise İsrail’in eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve halen faal komutanlarından Golan önceki gün patlattı. Washington’daki bir düşünce kuruluşunun panelinde konuşan Golan, ‘PKK bir terör örgütü değil!’ dedi.
PKK/PYD İsrail’in gözünde ne peki? Bağımsızlık hakları için mücadele eden silahlı örgütler! ‘Bağımsız ve birleşik Kürt oluşumu çok da kötü bir fikir değil’ diyen Golan, bu tezini şöyle temellendiriyor:
“İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerini -eğer ki bir araya getirirseniz- nasıl bir araya getireceğinizi ve sınırları ben tam olarak belirleyemem; fakat İran’a ve bölgede yaygın olan istikrarsızlığa bakarsanız, bağımsız ve birleşik Kürt oluşumunun, bu bataklık için çok da kötü bir fikir olmadığını görürsünüz. Büyük Kürdistan’ı kurmak bölgede istikrara katkı sağlayacaktır.”
General Golan, bölgede tehdit olarak gördüğü İran’la ilgili de çarpıcı yorumlar yapmış: “İranlılar gelişmiş olduklarından, yüksek bir uygarlığa sahipler, başarılı akademik altyapıları, iyi sanayileri, bilim adamları ve yetenekli genç nüfusları var. Bize çok benziyorlar. Bize benzedikleri için de, çok çok daha tehlikeliler. ABD’nin desteği olmadan İran’a bir şey yapamayız.”
Sonuç olarak şunu anlamamız gerekir: ‘Milletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ bir hak değil, Ortadoğu’yu parçalama siyasetinin kılıfından ibarettir ve bir emperyalizm siyasetidir. Fiili durum ortada, fiili durumu sürdüren güçler ve onların açıklamaları net. O halde Türkiye, İran, Irak ve Suriye birlikte hareket etmedikçe büyük Kürdistan projesi önlenemeyecek, ABD, AB ve İsrail Ortadoğu’da yeni ve tarihi bir başarı öyküsüne daha imza atmış olacak. (Pusula, 14 Eylül 2017)

Erdoğan ve Nazarbayev’in Müslümanlarla ilgili sözleri!

Kazakistan’ın Başkenti Astana’da gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) 1. Bilim ve Teknoloji Zirvesi’nde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev önemli açıklamalarda bulundular.

Erdoğan’ın, “İslam medeniyeti, özünde bir ilim ve irfan medeniyetidir. Müslümanların dünya siyasetine yön verdikleri dönem aynı zamanda bilginin, ilmin, yeniliğin merkezi oldukları dönemdir. Ne zaman ki Müslümanların hayatında okuma, ilim tahsil etme, araştırma, sorma, sorgulama ikinci plana düşmüştür işte o zaman gerileme ve çöküş de başlamıştır” tespiti ‘neden bu halde olduğumuzun’ cevabıdır.

Erdoğan, zavallılığımız ve çıkış yolumuz konusunda ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Bugün İslam dünyasındaki nüfusun yüzde 55’i okuma yazma dahi bilmiyor. OECD ülkelerinde milli gelirden eğitime ayrılan payın ortalaması yüzde 5,2 iken bu oran İslam dünyasında yüzde 1’i dahi bulmuyor. En başarılı çocuklarımızı, en parlak beyinlerimizi Batılı kurumlara ve ülkelere kaptırıyoruz. Günümüzün en önemli güç kaynağı olan enformasyon ve bilgi teknolojileri konusunda üreten değil tüketen konumundayız. Bu durum bizi milli güvenliğimiz başta olmak üzere birçok açıdan kırılgan hale getiriyor. Altını çizerek ifade etmek isterim ki dün olduğu gibi bugün de güçlü ülke olmak, bilgiyi üretmekten ve bilgiyi en iyi şekilde işleyebilmekten geçiyor.”

Erdoğan, Müslümanların ‘dayanışmayı, yardımlaşmayı ve paylaşmayı’ esas almaları durumunda sorunlarından hızlı bir şekilde kurtulabileceklerini de vurguladı.

Dünyanın her yerinde Müslümanların sıkıntı içinde yaşadıklarına dikkati çeken Erdoğan, “İslam ülkeleri olarak bizim birliğimizi, beraberliğimizi, dayanışmamızı seferber etmemiz gerekirken enerjimizi bu tür krizlerle heba etmemeliyiz. Diğer taraftan ilk kıblemiz Kudüs’ün ve Harem-i Şerif’in kutsiyetinin ihlal edilmesine de asla izin veremeyiz. Mescid-i Aksa’ya yönelik saygısızlıkların, tahriklerin önüne geçilmesi için çok daha kararlı bir tutum ortaya koymalıyız.” ifadelerini kullandı.

Myanmar’daki Müslümanların çektiği zulüm, işkence ve sürgünlerin son bulması için de hep birlikte gayret gösterilmesinin önemini vurgulayan Erdoğan, “Türkiye olarak bu doğrultuda attığımız çeşitli adımlar var. Bölgede yaşanan insani dramın önüne geçmek için Myanmar ve Bangladeş hükümetleri ile birlikte çalışmak istiyoruz. Baskı ve katliamlardan kurtulmak için topraklarına sığınan Müslümanlara gerekli kolaylığın gösterilmesi beklentimizi ve yardım teklifimizi Bangladeş makamlarına ilettik. Uluslararası kuruluşlar, bilhassa da İslam ülkeleri olarak bizler elimizden gelen tüm imkânlarla bu zulmün son bulması için birlikte mücadele etmeliyiz.” değerlendirmesinde bulundu.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in sözleri

Toplantının açılış konuşmasını Cumhurbaşkanı Nazarbayev yaptı. Myanmar’da yaşanan hadiseleri anımsatan Nazarbayev, İslam dünyasında birlik olamadığına işaret ederek. “Bu yüzden bir takım kayıplar yaşıyoruz. Harici güçler, bizim aramızdaki birlik noksanlığından faydalanıyor. Bunu da ortadan kaldırmamız gerek,” diye konuştu.

Nazarbayev’in bu tespiti birlik için daha çok teşkilat kurmak ve daha çok bir araya gelmemiz gerektiğini apaçık gösteriyor.

Müslüman ülkelerinin çoğu geri kalmış durumda, bir kısmı da gelişen ülke görünümündü. Nazarbayev, ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı kapsamında modern kalkınma meselelerini ele almak için özel bir konsey, bilim ve inovasyon için de fon kurulması gerektiğini de vurguladı ki, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir öneri.

İslam’ın 21. yüzyılda hızla yayıldığını dile getiren Nazarbayev’in, “Peygamberimiz hadisinde ‘insan beşikten mezara ilim ve irfanı takip etmelidir’ demiştir. Nitekim İslam medeniyetine hizmet etmek istiyorsak yeni fikirler peşinde koşmak durumundayız,” şeklindeki sözleri İslam dünyasındaki aşırılıklar ve bu aşırılıklar üzerinden dünyada İslam karşıtlığına bir gönderme yapmış oldu.

Nazarbayev’de, Erdoğan gibi Müslüman ülkelerdeki bilimsel faaliyetlere değindi. Onun tespiti ise şöyle: “1,5 milyarlık İslam âleminde, her 1 milyon kişi içinden ancak 615 araştırmacı çıkıyor. Bu rakamlar küresel rakamların çok altındadır. Bu durumu değiştirmek için İslam dünyasında adım atılması gerekiyor. Kazakistan bu konuda yeni uygulamalar başlattı.”

Nazarbayev, bilimsel ve teknolojik konuları ele almak için teşkilat kapsamında ortak resmi olmayan bir çalışma kurulu oluşturulabileceğini de belirtti. Nazarbayev, “İİT’nin önde gelen 15 üyesi G20’ye benzer bir platform kurabilir,” diye konuştu.

Nazarbayev Batı ile iplerin koparılmasını istemiyor. Nazarbayev, bu konuda da şunları söyledi: “Somut sonuçları almak istiyorsak, İslam dünyasındaki ilerlemelerle bu da el ele gitmeli. İslam âlemiyle Batı arasında açık diyalog lazım.”

Onlarca ülkeden 80’e yakın heyetin katıldığı zirvede, ‘21. Yüzyılda Toplum Hayatına Bilimin Artan Etkisi, Sürdürülebilir Kalkınma için Bilim ve Teknoloji, Küresel Ekonomide İnovasyon ve Rekabet Gücü, Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliğini Geliştirme’ başlıklı konular ele alındı. Ortaya çıkan ana fikir ise şu: Müslümanlar, daha yoğun bir şekilde işbirliği yapar ve teşkilatlar etrafında bir araya gelebilirlerse sorunlarını kısa sürede çözebileceklerdir. (11 Eylül 2017, PUSULA)

Batı’nın göçmenlerle imtihanı!

Dünya tarihine bir göçler tarihi de denilebilir; insanların kalkıp bulundukları yerden başka yerlere gitmesinin çeşitli nedenleri vardır. Göçlerin en dramatik olanı savaş ve terör nedeniyle gerçekleşen göçlerdir. İslam dünyası mensupları Osmanlı devleti yıkılana kadar, doğdukları topraklarda oldukça asude bir hayat yaşadılar. Osmanlı devletinin yıkılması ve İslam dünyasının parçalanmasıyla birlikte asude günler de geride kaldı. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrası, İslam toprakları Batı’nın sömürgesine dönüştü. Müslümanlar da bir fetret ve çile girdabına sokulmuş oldu.

Biryandan emperyalizmin vahşi sömürüsü, öte yandan emperyalizmin tayin ettiği yönetici sınıfının halka yaptığı zulüm ve yine Batı’nın bir eseri olarak ortaya çıkan ve adına ‘İslamcı terörist faaliyetler!’ denilen siyasi yapılar, İslam coğrafyasını bir dram coğrafyasına dönüştürdü. Ogün bugündür, evlerinde otururken savaşa, işgale, teröre maruz kalan ve insanca yaşamaya bir çare bulamayan Müslümanlar, can ve ırz emniyeti bulabilecekleri ülkelere sığınmaya başladı. Çaresizliklerine çare arayan bu yolculukları karada, denizde onlarca yıldır sürüp gidiyor. Her göç dalgası aslında bir felâket öyküsü; denizlerde boğulan, karda kışta donup dağ başlarında mezarsız kalan, sıcaklarda kavrulan, işsiz güçsüz Müslümanların maddi ve manevi varlıkları insan tacirlerinin elinde en iğrenç şekilde istismar edilmeye devam ediyor.

Bunun sorumlusu Batı ülkeleridir. Eğer onlar İslam topraklarından çekilse bu felaketler yaşanmayacaktı.

Müslüman ülkelerde modern zamanların ilk göç dalgası Sovyetler Birliği’nin 1979’da Kabil’e girerek Afganistan’ı resmen işgal etmesiyle başladı denilebilir. Afganistan’daki iç savaş, ABD’nin müdahalesi, Batı’nın onlarca silahlı grup icat etmesi, sonuçta Afganistan’ı emperyalizmin çatışma alanına dönüştürdü. Mal, can ve ırz emniyeti kalmayan Müslüman halk çatışma bölgelerinden komşu ülkelere, İran, Türkiye hattı üzerinden de Batı’ya kaçmaya başladı.

Sonraki yıllarda İslam coğrafyası Afganistanlaştırıldı! Suriye, Irak, Kuzey Afrika ülkeleri, çeşitli bahanelerle işgal edildi. İç savaşlar çıkarıldı. Müslümanların yaşadığı bölgeler, -özellikle petrol gibi yeraltı zenginliklerine sahip ülkeler-, mantar gibi çoğalan ve Batı’nın çıkarlarına hizmet eden terör örgütlerinin cirit attığı güvensiz bölgeler hâline getirildi. Bu kaotik yapıyı kuran Batılı ülkeler, ABD öncülüğünde, askeri güç de kullanarak, Müslümanların elindeki petrolü, doğal gazı aldılar. Bu, asıl amaçtı; İsrail’in güvenliği, İslam dininin yayılmasının önlenmesi, sömürünün sorunsuz devam etmesi vb. sebepler ise, kuvvetli yan sebep olarak, Batı’nın İslam dünyasını işgaline ve müdahalesine gerekçe yapıldı.

Bu iğrenç müdahaleler ve oyunlar, masum insanların hayatlarını tehlikeye soktu. Göçler arttı. AB Göçmen Komisyonu’nun verdiği bilgiye göre, 2014 yılından bu yana, çoğunluğu Müslüman, yaklaşık 1,7 milyon insan, Ortadoğu ve Afrika’daki terör ile iç savaşlardan kaçarak AB’ye gitti. Bugün başta Macaristan, Slovakya, Polonya, Çek Cumhuriyeti olmak üzere bazı Avrupa Birliği ülkeleri mülteci istemiyor, Müslüman göçmen nüfusu Hıristiyanlığa ve Batı kültürüne karşı bir tehdit olarak değerlendiriyor.

Ne var ki, göçmen istemeyen Avrupa, sadece sonucu görüyor. Müslümanları, sınırları dışında yaşama ortamı aramaya iten Batı’nın kendisidir. Amerikalılar, Avrupalılar, Ruslar ve İsrail, Müslüman ülkelere silah satmaktan, terör grupları kurup, insanları birbirine kırdırmaktan ve askeri müdahalelerden vazgeçseler, Avrupa’nın bir göçmen sorunu olmayacak. Batılılar, bugün ektiklerini biçiyor. Göçmenlere ‘niçin ülkemize geliyorsunuz?’ demeye ne hakları ne de yüzleri var; çünkü onları göçe zorlayan o kahrolası emperyalist siyasetleri ve o doymak bilmez para hırslarıdır. (8 Eylül 2017, Pusula)

Arakan için ayağa kalkan Çeçen ruhunun düşündürdükleri!

Burma adıyla da bilinen Myanmar, Güneydoğu Asya’nın en büyük ikinci ülkesi. Müslümanların zulme uğradığı Arakan ise, Myanmar’ın 7 eyaletinden biri. 52 milyonluk ülkenin yüzde 89’u Budistlerden oluşuyor, Müslümanların oranı ise yüzde 4 civarında. Budistlerin saldırısı altındaki bu yüzde 4’lük nüfus şimdi nerdeyse yok olma noktasına gelmiş durumda.

Önceki gün nerdeyse tüm halkıyla Arakan için ayağı kalkan Çeçenistan ise, halen Çecen-İngus cumhuriyeti adı altında Rusya’ya bağlı, fakat muhtar bir cumhuriyet. Rusya’nın nüfusu 200 milyondan fazla, Çeçenistan ise bir milyon 300 bin civarında bir nüfusa sahip. Fakat Şeyh Şamillerden beri, nerdeyse 300 yıldır süren Çeçen-Rus mücadelesinde, Rus nüfusu ve nüfuzu karşısında, bu bir avuç insan, Allah’ın izniyle yok olmadı ve ayakta kalmayı başardı.

Başta Türkiye olmak üzere, halkı Müslüman şu kadar ülke var, fakat katliam ve zulüm altında inleyen Arakanlı Müslümanlara en büyük destek, Rusya’ya bağlı, ‘küçücük’ Çeçenistan’dan geldi. Grozni caddelerinde gösteriler düzenlendi, dualar edildi, gıyabi cenaze namazları kılındı. Myanmar’da Müslümanları hedef alan şiddet olayları, iman dolu, öfkeli yüreklerce protesto edildi. Üzerinde Rusça ve İngilizce, “Myanmar’daki soykırımı durdurun”, “Burma’daki Müslümanlara yönelik vahşeti durdurun,” yazılı dövizler taşıyan Çeçenler, herkese bir insanlık ve iman dersi verdiler.

Rus yanlısı Çeçen Lider Ramazan Kadirov, “Eğer Rusya Myanmar yönetimini destekler tutum takınırsa bu durumda ben Rusya ile beraber olmam,” diye açıklama yapacak bir cesareti gösterdi. Kadirov’un bu çıkışı, damarlarında dolaşan Şeyh Şamil ruhunun bir tezahürüdür. Grozni sokaklarını dolduran bu bahadır ruhlar, Çeçen ruhunun ölmediğini tüm dünyaya bir kez daha gösterdiler.

Çeçen lider Ramzan Kadirov’un Rus liderine yaptığı, “Sayın Vladimir Vladimiroviç Putin! Kafkaslar bölgesi Müslümanları olarak size Rusya ulusunun önder ve lideri olarak hitap ederek, Myanmar’daki Müslüman katliamını durdurmanızı talep ediyoruz. Sizden dünyadaki ağırlık ve otoritenizi kullanarak bu vahşete dur demenizi istiyoruz” çağrıysa, Müslümanlar olarak, yiğitliğimizin yanı sıra çaresizliğimizin ve siyaseten sahipsizliğimizin de güncel bir ikrarı kabul edilmelidir.

Müslümanlar, eğer küresel düzeyde İslami müessesler kurup dinen ve siyaseten birbirine sahip çıkmazlarsa, nerdeyse her toprağı Myanmar görünümü kazanmış İslam dünyasında artacak olan ah u eninden başkası olmayacaktır.  (Pusula, 6 Eylül 2017)

“Bayram mayram yok!”

1975 sonrası… İstanbul’da Milli Gazete’de çalışıyorum. Kurban bayramının ikinci günü. Üsküdar’daki evimden bayramlaşmak için Cağaloğlu’ndaki gazeteye gitmek üzere yola çıktım. Üsküdar vapurunda şair Ramazan Tunç ile karşılaştım. Eminönü’nde vapurdan indik, Tunç’la yolumuz aynı, sohbet ede ede, Cağaloğlu yokuşunu çıkıyoruz. İran konsolosluğunun karşısındaki kaldırıma gelmiştik, tam köşeyi dönerken ünlü şairimiz ve mütefekkirimiz Sezayı Karakoç Bey’le burun buruna geldik. Tabi hemen Üstadın eline gidip bayramını kutlamak istedik. Elini öptürmedi ve limoni bir yüzle bize bakıp göz hizasına kadar kaldırdığı sağ elini havada bize doğru salladı:

-Bırakın yahu!.. Ne bayramı; bayram mayram yok! dedi.

İkimizin eli biran için havada kaldı, mahzun halimizi görünce Üstat, kalın gözlüklerinin altından bize baktı ve can sıkıntısıyla şöyle dedi:

-Gençler! Her tarafta Müslüman öldürüyorlar, biz bir de utanmadan bayram mı yapıyoruz!

***

Ardadan geçti kırk sene; kırk yıl önce dünyanın sayılı bölgelerinde Müslüman öldürüyorlardı, şimdi tüm İslam coğrafyasında Müslüman öldürüyorlar! Sebebi şu ya da bu, şu suçlu ya da bu suçlu! Şahsen bir sebep ve bir suçlu arama basitliğine düşmeyeceğim, hele birilerinin yaptığı gibi, bütün kabahati onlarda görüp günde beş kez Araplara küfretmeyeceğim! Allah, madem Müslümanları birbirine zimmetlemiştir, maddem Müslümanları birbirine kardeş kılmıştır, o halde bana düşen, zimmetin ve kardeşliğin gereği neyse onu yapmaktır.

Müslümanlar olarak hepimiz sevgi ve kardeşlik hissiyle birbirimize sahip çıkmaya mecburuz. Sahip çıkmakta en büyük görev tabi siyasetçilere düşüyor. Dünya Müslümanları sahipsizdir, sahip Ahmet Mehmet yahut Türkiye ya da şu ülke değildir. Sahip Müslümanların ülkelerinden bağımsız kuracakları İslami teşkilatlar olmalıdır.

Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan bu konuda ciddi adımlar atmıştı. Bir yıllık iktidarında nerdeyse İslam dünyasını kurumlar etrafında toplamayı başardı. Ak Parti, muhafazakâr bir parti olarak, Erbakan’ın açtığı yolu daha da genişleterek, halkı Müslüman ülkeleri ikna etmeli ve aşağıda sayacağım alanlarda Müslümanları teşkilatlandırmalıdır. Bu zamanda bunu yapmak farz gibi bir yükümlülüktür. Aşağıdaki zikrettiğimiz ve kurulmasını arzu ettiğimiz teşkilatlar birer öneridir. Daha başka başlıklar ilave edilebilir:

-Dünya İslam Hilafeti

-Dünya İslam Kültürü ve Sanatı

-Dünya İslam Ekonomisi

-Dünya İslam Üniversiteleri Birliği

-Dünya İslam Adalet Kurumu

-Dünya İslam Medyası

-Dünya İslam Güvenlik Konseyi vb.

Eğer böyle bir yapılanmaya gidilir ve içleri doldurulabilirse, Müslümanlar örgütlü birer toplum olacaklarından, kanları bu kadar kolay dökülmeyecek, şerefleri, namusları ayaklar altında bu derece çiğnenmeyecek, ülkeleri bu ölçüde yağmalanmayacak ve kültürel yozlaşmaları bu derece derin olmayacaktır. Kırk yıldır bir şey yapılmadığı için durumumuz daha kötüye gitti; eğer bugün Müslümanları teşkilatlandırmak mümkün olabilirse kırk yıl sonra çok şeyin değiştiğini yaşayanlar görecektir.

Yoksa Üstat Karakoç haklıdır; bayram hakkımız değildir! Sürür ve gururla değil, ancak utanç içinde bayram yapabiliriz, çünkü hak ettiğimiz bayram gerçekte budur. (31 Ağustos 2017, PUSULA)

Milli ve güvenilir bir lider: Devlet Bahçeli…

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, gerçek bir devlet adamı anlayışıyla muhalefetini yürütüyor. İktidar eleştirilecekse eleştirmekten; iktidarın, vatan ve millet hayrına olan işlerine arka çıkılması gerekiyorsa arka çıkmaktan çekinmiyor.

Türkiye zahiren mesut günler yaşıyor, fakat başta Suriye’deki gelişmeler olmak üzere, teröre karşı yürütülen iç-dış mücadele ve daha pek çok kritik konu var ki, Sayın Bahçeli, bu konularda kararlı ve etkili bir duruş sergiliyor, hükümete maddi ve manevi destek çıkarak toplum nezdinde kendisine duyulan saygıyı ve sempatiyi çoğaltıyor. Maşeri vicdanın kanaatini, onun zor zamanlarda ortaya koyduğu etkili tutum ve davranışı, tarih de örnek bir liderlik olarak yazacaktır.

Bahçeli, önceki gün düzenlediği basın toplantısında yine etkili bir Türkiye ve bölge analizi yaptı ve iktidarın doğru bulduğu icraatlarını desteklediklerini açıkladı. “MHP, dış politikada hükümet ve devletin yanındadır, Almanya’ya karşı izlenen politikaları doğru bulduğundan, samimiyetle desteklemektedir” sözleriyle gerçekten milli bir lider olduğunu bir kere daha gösterdi.

Bahçeli, basın toplantısında, Türkiye’nin çevresini kuşatmış durumdaki terör faaliyetlerinin hedefindeki ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini anımsatarak, “Sınırlarımızın hemen dibinde gayri meşru, uluslararası hukuka bütünüyle ters, egemenlik haklarımıza tamamen aykırı fiili bir durum, zifiri bir düşmanlık eliyle yaratılıyor” sözleriyle tehlikenin büyüklüğüne ve önemine vurgu yaptı.

MHP Genel Başkanı’nın şu tespitleri gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor:

“Türkiye’nin güney sınırları boyunca, milli güvenliği ve toprak bütünlüğünü yakından tehdit eden bir terör devletini kurmak, hemen akabinde de Akdeniz’e ulaşacak bir koridor oluşturmak için ince işçilik yapılmaktadır.”

“ABD silah, cephane, lojistik ve eğitim desteği vererek, PKK-YPG’ye yeni bir örgüt kurdurup, Fırat Kalkanı Bölgesi’ne saldırmasının şartlarını oluşturuyor.”

“Türkiye’nin etrafı dinamitleniyor, milli varlığına ve hayat hakkına topyekûn suikast hazırlığı son aşamaya geldiği. Hedef Türk milletinin tarihsel ve tavizsiz mevcudiyetidir.”

“Küresel çetenin istikrarsızlık ibresi ülkemizi işaret etmektedir… ABD Türkiye’yi bir oldubittiye getirmenin, PKK’ya alan açmanın kurnazlığı içindedir.”

“Terör sorununun üstesinden öncelikle bölge ülkelerinin karşılıklı çıkarları gözetilerek, dürüst, samimi ittifak ve yardımlaşma çabalarıyla gelinebilecektir.  Bu bağlamda Ekim ayında, Türkiye’nin havadan, İran’ın havadan Kandil ve Sincar’a operasyon düzenleme taahhütleri belli çevreleri ürkütmüştür.”

“Barzani’nin Türkmen kentlerini kapsamına alan referandum hazırlığının sonuna kadar karşısında yer alınmalıdır. Bilinmelidir ki muhtemel bu referandum Kürdistan provasıdır. Bu referandum Türkmenlerin, Türkiye’nin tamamen aleyhinedir. Bu referandum Türkiye için gerekirse savaş sebebi sayılmalıdır.”

“Almanya, yeri gelince demokrat, yeri gelince özgürlükçü, yeri gelince gelişmiş ülke pozuna bürünürken, terör örgütlerine el altından vermiş olduğu örtülemez katkı ve desteklerle de suçüstü yakalanmaktadır. FETÖ Almanya’dadır, PKK Almanya’da cirit atmaktadır.”

“Türkiye’yi yabancı ülkelere şikâyet eden Sayın Kılıçdaroğlu’nun, ortada fol yok, yumurta yokken, yalnızca Cumhurbaşkanının anlık bir beyanından (tutuklayacaklar gibi) anormal sonuçlar üretmesi, muhalefetin güçlenmesini kelepçeye bağlaması bize göre trajikomiktir.” Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu’nun İç çamaşırıyla çektirdiği fotoğrafa bakışı: “Kim neyi giyiyorsa giysin. Ancak siyaseti iç çamaşır seviyesine düşürmemek lazımdır.” (26 Ağustos 2017-PUSULA Gazetesi)

Gözümüzün içine baka baka! 

Türkiye’nin en uzun sınırı 877 km. ile Suriye sınırdır. Başta PKK olmak üzere terör örgütleri ve kaçakçılar bu sınırımızı kullanmaktadır. Özellikle PKK, yıllardır, sınır vilayetlerindeki halkın üzerinde baskı kurup nüfuz alanı oluşturmaya da çalışıyor. Irak’ta, Suriye’de mevcut durum ta başından beri Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir içeriğe sahiptir. Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ve becerilebilirse bölmek amacı güden terör faaliyetlerinin arkasında ise ABD’nin ağabeyliğindeki Batılı güçler durmaktadır.

Türkiye otuz yıllardır terör kuşatmasını bertaraf etmek için uğraş veriyor, fakat terörün arkasındaki uluslararası destek devam ettiğinden netice tam olarak alınamıyor. Terörle mücadelede son bir yıldır, içte dışta, daha aktif ve alan hâkimiyetine dayalı bir strateji izlenmektedir. Sınırlarımız sızmalara karşı beton duvarlarla güçlendirilmeye devam ediliyor. Bu kararlı mücadele sonunda terör tehdidi altındaki bölgelerde halkın üzerindeki baskı azalırken örgütün kayıpları ise artırmaya devam etmektedir.

Bir iki hafta önce Mardin’e ve Nusaybin’e kadar gidip geldim; dışardaki ısı kırk derecenin üzerindeydi. Herkes başını sokacak serin bir yer ararken askerimiz ve polisimiz sokakta ve arazide görev yapıyordu. Hem de sırtlarındaki o ağır teçhizatla yaya yürüyerek; birer ateş topuna dönüşmüş araçlarının içinde göreve giderek, yollarda kontrol yaparak, karakollarda nöbet bekleyerek. Yaz kış demeden yürütülen terörle mücadele aslında tam bir yurtseverlik ve kahramanlık öyküsü. Mücadelenin isimsiz kahramanı askerlerimiz ve polislerimiz, milli ve manevi hislerle dolu vatan evlatlarından müteşekkil kuvvetlerimizdir. Onların muvaffakiyeti için Allah’a çok dua etmeliyiz.

Bu mücadelemizi etkisizleştirmeye çalışan ve Türkiye’nin sınırlarını terör tehdidi altında tutmak için her türlü fedakârlığı (!) yapanlar ise, maalesef müttefikimiz Amerika ve kimi Avrupa ülkeleridir. Özellikle Amerika, gözümüzün içine baka baka, Suriye’nin kuzeyinde, PYD ve türevleriyle birlikte yeni bir PKK kurmaya devam etmektedir. Türkiye’nin tüm ikazlarına rağmen, Amerika, dediğim dedik çaldığım düdük demeye ve Suriye’nin kuzeyini Türkiye’yi hedef alan bir terör üssü yapmakta kararlılık göstermektedir.

Türkiye altmış yıldır bir NATO ülkesidir; NATO tek kutuplu durumdaki uluslararası sistemin güvenlik örgütüdür ve ipleri de Amerika’nın elindedir. NATO, gerçekte hiçbir zaman Türkiye’nin güvenliğini ciddiye almadı. Amerika, soğuk savaşın sona ermesinden sonra, 1991’de, Türkiye’de konuşlandırdığı ‘Çekiç Güç’le, Saddam’la mücadele adı altında, ülkemizin aleyhine işler çevirdi; örneğin PKK, silah gücüyle alan hâkimiyetini onların desteğiyle sağladı. Bu açık tehdit karşısında NATO, Türkiye’yi gerçek manada hiç savunmadı ve halen de savunmamaktadır. Türkiye güvenlik mücadelesinde bugün dünden daha yalnızdır.

Bu gerçekler Türkiye’nin gözünü açmış, milli ekonomisini ve savunma sanayisini güçlendirme gayreti içine itmiştir. Türkiye artık bir beka mücadelesi vermektedir; bu mücadele açık bir şekilde PKK/PYD/IŞİD gibi Batı icadı terör örgütlerine karşı verilmekte, gerçekte ise mücadele NATO’ya yani Avrupa ve Amerika’ya karşı yürütülmektedir. Çünkü terör, küresel gücün bir çıkar aracından öte bir mahiyete sahip değildir ve Türkiye küresel gücün hedefindeki ülkelerden biridir. (24 Ağustos 2017, PUSULA)

Türkiye Yazma Eserler Kurumu’na açık teşekkür

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı önemli bir kültür hizmeti sunmaya devam ediyor. Nedir o kültür hizmeti? diye soracak olursanız hemen söyleyelim: Kültür ve medeniyet mirasımızın nadide eserlerini çeviri, çeviri yazı ve tıpkı basım şeklinde neşretmek. Başkanlık bu çok önemli hizmetin yanı sıra mevcut yazma eserleri ayrıntılı olarak kataloglamak ve hasarlı eserleri onararak ilim dünyasının istifasına sunmak gibi görevlerini de bihakkın yürütüyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Batı klasikleri ve Şark klasikleri çevirilerinden sonra, kütüphanelerimizin raflarına ve mahzenlerine saklanmış hazinemizin bir bir gün yüzüne çıkıyor olması, yeni bir dünyayı keşfetmek kadar, bize derin bir heyecan yaşatıyor. Bu heyecanı kitapseverlere yaşatan Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’na, ilgili daire başkanlarına ve tabi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na içten teşekkür etmek istiyoruz.

İki üç ayda bir, Şeyhler hamamının restore edilip tahsis edilmesiyle ortaya çıkan Erzurum Yazma Eser Kütüphanesi’ne uğruyorum.  Yeni çıkan kitapları inceliyor, eski kitapları yeniden gözden geçiriyor ve epey bir yükle kütüphaneden ayrılıyorum. İçimden geçen şu: Keşke imkânım olsa da bütün eserleri alsam; çünkü hepsi gerçek bir hazine ve büyük bir emek mahsulü. Kitapların ciltleri, iç kâğıtları, kapak ve iç tasarımları bir harika. Felsefeden tıbba, tarihten divanlara, tasavvuf kitaplarından mesnevilere kadar, onlarca farklı kitap. Her biri hacimli büyük boy kitaplar. Okurken iki üç kitaba birden başlıyorum, sabah birinden, öğlenden sonra ötekinden, akşam da bir diğerinden istifade etmeye çalışıyorum…

Ve bir eleştiri!

Bu muazzam kültür hadisesi hakkında hangi övücü sözü söylesek yeri var; peki eleştirilecek bazı hususlar yok mu? Var tabi. Hemen söyleyelim: Arapça ve Farsça eserler tıpkıbasım ve günümüz Türkçesiyle elimize ulaşırken, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eserler sadece latinize edilip basılıyor. Bu uygulamadan çok geç olmadan vazgeçmek gerekir, çünkü bir avuç uzmanın dışında, geniş kitlenin bu kıymetli eserlerden istifadesi bu usulle engellenmiş oluyor. Herhalde amaç bu değildir!

Aldığım son kitaplardan Asım Efendi Tarihi (2. Cilt) ve Menâkb-ı Ebû İshâk-ı Kâzerûnî adlı eserlerin orijinali Osmanlı Türkçesi. Bu eserler yeniden basılırken yapılan yegâne iş Osmanlı Türkçesiyle yazılmış sayfaları Latin harflerine çevirmek olmamalıydı, amaç bu eserleri günümüz Türkçesine kazandırmak olmalıydı. Bu halleriyle bu kıymetli eserler mahzenlerden çıkarılıp başka mahzenlere hapsedilmiş oluyor kanaatindeyiz. Bu durumu bu işlerle meşgul olan insanların görmemesi imkânsız, fakat hikmeti ne ola, bu eserler neden günümüz Türkçesiyle basılmaz, doğrusu anlamış değiliz!

Arapçadan yapılan bazı Türkçe çevriler gerçekten çok başarılı. Örneğin Ebû Zeyd El- Belhi’nin Mesâlihu’l-Ebdân Ve’l-Enfüs adlı koruyucu tıbbı anlattığı eseri bu bağlamda örnek verebileceğimiz harika bir eserdir. Keşke bu eser, her eve girse ve hatta her doktorumuz okusa. Tıp Fakülteleri bu tür kitaplarla öğrencileri mutlaka tanıştırmalı. Bugün modern tıp sonuçlarla (hastalıklarla) uğraşıyor; fakat önceleri tıp koruyucu hekimlik olarak ele alınmış!.. Bu bağlamda kötü bir çeviri örneği (tabi bize göre) ibn Sina’nın Kıtâbu’ş-Şifâ Metafizik I-II adlı felsefe kitapları. Bu eserlerin sağ sayfasında Arapça orijinal metinleri sol sayfalarında ise Türkçeleştirilmiş şekli yer alıyor. Arapçadan aktarılırken birçok anlamın kaybolduğu görülüyor. Felsefi kitapların çevirisini bir heyet hazırlarsa en az veri kaybıyla bu eserler okuyucuya ulaşabilir kanaatini taşıyoruz.

Özet olarak bu muazzam kültür faaliyeti günümüz Türkçesiyle okuyucuya ulaştırılır ve eserlerin fiyatları biraz daha makul bir düzeye çekilirse daha fazla insanın bu eserlere kavuşması ve istifade etmesi mümkün hale gelir. Tekrar emeği geçen herkese yürekten teşekkür ediyoruz. (M.Talât Uzunyaylalı, PUSULA Gazetesi, 22 Ağustos 2017)

Hıristiyan bir akrabanız olsaydı, ona danışır mıydınız?

Bugünlerde çok öfkeliyiz, hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere!

Öfkemizin nedenleri var; İsrail Kudüs’ün statüsünü değiştirip başkent yapmak ve Mescid-i Aksay’ı enkaza çevirmek istiyor. ABD burnumuzun dibinde koyumuzu kazıyor; Suriye’nin kuzeyinde her gün biraz daha etkisini artıran ve bizim terör örgütü kabul ettiğimiz YPG-PYD güçlerine 809 TIR askeri malzemeye gönderdi, evvelsi gün de 100 TIR silah daha ulaştırdı. Ayrıca çok sayıda uzman göndererek idari teşkilatlanma konularında destek sağlıyor. ABD ve müttefikleri, IŞİD’la mücadele adı altında bizi oyalıyor. Amaçları Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi doğrudan hedef olan bir hükümet kurmak!

Avrupa ise AK Parti iktidarını ve Erdoğan’ı istemiyor. 15 Temmuz darbe girişiminde Avrupa ülkelerinin parmağı olduğu herkesçe malum. Türkiye’de siyaseten istedikleri düzenlemeyi yapamayan AB ülkeleri bugünlerde istikralı büyümemizi bloke etmek, ekonomimizi etkilemek çabasında.

***

Evet, bugünlerde çok öfkeliyiz, hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere!

Ancak sağduyulu olmanın da tam zamanı. Tüm Hıristiyanları tüm Yahudileri düşman görmek, düşmanın bize benimsetmeye çalıştığı bir bakış açısı. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Türkiye’nin dostu olan, en azından hakkı söyleyen Hıristiyanlar ve Yahudiler de var; sesimizi onların sesiyle güçlendirmeliyiz.

Birkaç gündür Taberî’nin Milletler ve Hükümdarlar Tarihi’ni okuyorum. Dördüncü cildin konularından biri, Peygamberimize ilk vahyin gelmesi ve sonrası gelişmeler. Cebrail (as) Hira dağında Peygamberimize gözüküyor ve hitap ediyor. Peygamberimiz gergin bir şekilde evine dönüyor ve olayı eşi, bir diplomat zekâsına sahip, Hazreti Hatice’ye anlatıyor. Hazreti Hatice, henüz Müslümanlıkla tanışmamış, put kültünün bir parçası. Kalkıp bu olayı değerlendirmek üzere, Hıristiyanlığa geçmiş, Tevrat ve İncil üzerine etütlerde bulunmuş, amcasının oğlu Varaka bin Navfel’e gidiyor. Efendimizin yaşadıklarını ona anlatıyor. Navfel, Peygamberimize gözükenin, önceki peygamberle de gözüken Cebrail olduğunu ve Hz. Muhammed’in beklenen son peygamber olduğu müjdesini veriyor…

***

Benim bu hadisede dikkatimi çeken Peygamberimizin yaşadığı ilk vahi tecrübesinin mahiyetiyle ilgili iç sıkıntısının (bana cin mi musallat oldu!) endişesinin giderilmesinde, Hazreti Hatice’nin yürüttüğü diplomasi. Henüz İslam’la şereflenmemiş Hatice’nin, fikrine, zikrine, kişiliğine güvendiği Hıristiyan inancına mensup akrabası Varaka bin Navfel’e gitmesi; onun da tüm samimiyetiyle peygamberimizle ilgili durumu analiz etmesi. Navfel’in bu değerlendirmesi Peygamberimizin üzerinde derhal olumlu bir etkiye sebep olmuş ve gerginliği ortadan kalkmıştır.

Bugün iç ve dış sıkıntılarımız var; burnumuzun dikine gitmek yerine Hazreti Hatice’nin siyasetini iyi analiz edip dersler çıkarak yerinde olur. Dünya neden bizim düşmanımız olsun? Hıristiyanlar, Yahudiler niçin gece gündüz bizim için düşmanlık düşünsün. Bu bir paranoya. Bugün Hıristiyan bir akrabamız olsa, bırakın gidip onu ziyaret edip akıl danışmayı, onunla selamı sabahı çoktan kesmiş ve birbirimizi unutmuş olurduk. Fakat sadece kendi kendimize kulak verirsek, duyacağımız kendi sesimizden başkası olmaz. Sorunlarımızı tek başımıza çözemeyiz; Hazreti Hatice gibi yapıp Navfel’lerle temas kurmaktan çekinmemeliyiz. (PUSULA, 2 Ağustos 2017)

 

Seni dinleyen bir kulak var; anlat derdini!

-Kimse sesimi duymuyor!

-Derdim var, derdimi kime anlatayım, kim beni dinler!

-Şu kuruluşta haksız iş yapılıyor, hatta yolsuzluk söz konusu, cesaret edip kimseye şikâyet edemiyorum!

-Benim bildiklerim çok, fakat bu ülkede herkes birbirini koruyor! Hem sonra viran olası hanede evlad ü ıyal var; yoksa ben bilirim ne yapacağımı ya!

-Akıllı ol kardeşim! Bu memlekette şikâyet eden, hak arayan daha fazla mağdur olur! Çünkü şikâyet edilenle şikâyet ettiğin hepsi aynı; kim kimin ayağına basar! Olan yine sana olur!

-Sen iyisi mi bir tas soğuk su iç, sesini kıs da yanın üstüne yat. İlle de birine dert diyeceksen var git derdini Marko Paşa’ya de!… Böyle şeyler söylenirdi derdi olup da derdiyle uğraşacak birini bulmak arzusu güdenlere. Lakin Marko Paşa’da sadece dinlermiş, kimsenin derdine bir çare bulamazmış!

***

Şimdi hem dert dinleyen hem de dertlere çare bulan (tıbbi dertler hariç!) bir kuruluşumuz var: Kamu Denetçiliği Kurumu. Namı diğer: Ombudsmanlık. 2012 yılında kurulan Ombudsmanlık Kurumunun Başında eski bir parlamenter, tecrübeli bir hukukçu ve siyasetçi Şeref Malkoç Bey var. Kendisi gibi değerli kimselerden oluşan ekibiyle Erzurum’a çıkarma yapıp çeşitli kuruluşlarla bir araya geldi ve Kamu Denetçiliği Kurumu’nun son durumu hakkında bilgi verdi.

Kamu Denetçiliği Kurumu, “İnsanların en hayırlısı insanlara en fazla faydası dokunandır” inancı ile “İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın” ilkesini kendisine rehber edinmiş. Dün, basınla bir araya gelen Malkoç, siyasetin kontrolünde olmayan, siyaset üstü davranabilen bir kurum olduklarını vurguladı ve göğsünü gere gere, basın aracılığıyla, herkese şöyle seslendi:

-İdarenin hizmet kalitesini yetersiz mi buluyorsunuz;

-Yönetim ilkelerinin işlemediğine, yasalara aykırı iş yapıldığına mı şahitsiniz;

-İnsan haklarının ihlal edildiğini, ayrımcılık yapıldığını mı düşünüyorsunuz;

-Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığına ve hukukun çiğnendiğine mi kanisiniz;

-Hak aramak için bir kapı bulamadığınızdan mı yakınıyorsunuz;

-Sıkıntınızın mahiyeti her ne ise; korkmayın, çekinmeyin! https://ebasvuru.ombudsman.gov.tr adresine girip şikâyetinizi bize bildirin. Bakın bakalım; sizinle ilgilenen birileri var mı yok mu?

***

E, Başkan daha ne desin! Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) laf değil, iş üreten, vatandaşın avukatlığını yapmaya hazır bir kurum. Dört yılda eğitim, sağlık, ulaşım, maliye gibi birçok alandan gelen otuz bini aşkın şikâyet başvurusunu incelemiş ve vatandaşın idareyle olan sorunlarını çözüme kavuşturmuş. Diktatörlüklerde Kamu Denetçiliği Kurumu olabilir mi? Bu, aynı zamanda devletin, demokratik, şeffaf, hesap sorulabilir olduğunun da bir kanıtı.

Evet, Kamu Denetçiliği Kurumu Başkanı Şeref Malkoç Bey’e ve tecrübeli ekibine başarılar diliyoruz. Şeref Bey’in, Erzurum ve Erzurumlulukla ilgili düşünceleri ayrıca göğüs kabartıcıydı; güzel duyguları için de teşekkür ediyoruz. PUSULA, 4 Ağustos 2017)

 

+