Home

M. Talat Uzunyaylalı

ESMA-İ HÜSNA IŞIĞINDA

ALLAH VE İNSAN

1-Ya Rahman

2-Ya Melik

3-Ya Kuddus

4-Ya Selâm

5-Ya Mü’min

6-Ya Müheymin

7-Ya Aziz

8-Ya Hâlık

9-Ya Bârî

10-Ya Musavvir

11-Ya Vehhab

12-Ya Rezzâk

13-Ya Fettâh

14-Ya Alîm

15-Ya Gabid-Ya Bâsıt

16-Ya Hâfıd-Ya Râfi

17-Ya Muizz-Ya Muzill

18-Ya Semi

19-Ya Basîr

20-Ya Hakem

21-Ya Adl

22-Ya Latif-Ya Habir

23-Ya Halîm-Ya Gafur

24-Ya Şekûr

25-Ya Kebir

26-Ya Kerim

27-Ya Hafız

28-Ya Hasîb

29-Ya Celîl-ya Zü’l Celali ve’l ikram

30-Ya Rakîb   

31-Ya Mucîb

32-Ya Vedûd

33-Ya Mecîd

34-Ya Bais

35-Ya Vâris

36-Ya Şehîd

 

 

“O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allâh’dır. En güzel isimler (el-Esmâü’l-Hüsnâ) O’na mahsustur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedir. O gâlibdir ve her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” (Haşr 24)

“En güzel isimler (el-Esmâü’l-Hüsnâ) Allâh’a mahsustur. O’na o isimlerle duâ ediniz…” (A’raf 180)

“De ki : İster Allâh diye, ister Rahmân diye duâ edin. Çünkü en güzel isimler (el-Esmâü’l-Hüsnâ) O’na mahsustur.” (İsra 110)

“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Tâ-Hâ 8)

“Muhakkak ki Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları ihsâ ederse cennete girer.” (Hadis)

İbnü’l Arabî:

“Esmâ-i hüsnâ Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifade eder ve kullarda saygı hissi uyandırır. Zikir ve duada kullanmaları halinde kabule vesile olur ve sevap kazandırır. Kalplere huzur ve sükûn verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder. Bilginin değeri bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için esmâ-i hüsnâ bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır. Esmâ-i hüsnâ Allah için vâcip, câiz ve mümteni olan sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkân  verir.”

 

1.TAHKİK: Ya Rahman

Bismillahirrahmanirrahim

Rabbimizi taklide, halimizi tahkike mecburuz.

Allah ve İnsan başlığı altında yayınlayacağımız yazılarda, benimsenmeleri ve içselleştirilmeleri durumunda, ilahi isimlerin insanın kemalinde nasıl bir rol oynayacağına dikkat çekmeye çalışacağız, inşallah. Allah teâlâ Kuran-ı Kerimde Yüce Varlığını, insanlara  Esma-i Hüsna’sıyla tanıtmıştır. Esma-i Hüsna, Allah’ın isim ve sıfatları demektir. Allah hakkındaki bilgilerimizin kaynağı Esma-i ilahidir. İlahi isim ve sıfatlar insanın varlık probleminin cevaplarını içermektedir. İnsan, melek, cin, şeytan, hayvan ve bitki… her nevi varlık, Esma-i İlahinin şümulündedir. Allah’ın isim ve sıfatlarının kavranılması ile varlığın, isim ve sıfatlar dâhilinde var olduğu, hariç bir varlığın olmadığı kavranılmış olmaktadır. Allah insanı yüksek bir hilkat üzere yaratmıştır; esma-i ilahi insanda en mükemmel şekilde tecelli etmiştir. Ayetlerde “Sonra onu (Âdem’i) düzeltip tamamladı, içine ruhundan üfürdü, sizin İçin kulaklar, gözler, gönüller yarattı” (Secde 9); “Biz  insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin 4) ifadeleri insanın değerini göstermektedir.

Bu çalışmada ileri süreceğimiz tez şu olacaktır: Yüksek hilkate sahip ve ilahi bir nefha (ruh) taşıyan insanın, ilahi isimlere göre duygu, düşünce, tutum ve davranış geliştirebilmesi durumunda mükemmel bir kul olacak ve diğer insanlar için de örnek teşkil edebilecektir. Bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini anlayabilmek için Yaratıcının güzel isimlerini ve bu isimlerin insanla olan ilgisini anlamak gerekmektedir.

Rahman’dan üzerimizde ne var?

Kuran’da Allah’ın en fazla zikredilen er-Rahman ismidir. Rahman, Allah’a ait özel bir isim ve sıfattır. Allah’ın merhamet sahibi olduğunu bize öğretir. Rahman ismi, Allah’ın şefkat ve merhametinin en yüksek derecesinin adıdır. Allah’ın rahmeti Zât’i bir sıfat olarak ezeli ve ebedidir.

Rahmet ifadesi; acıma, sevme, şefkat etme, yardım ve bağışlama manasındadır. Allah, varlığı bir şarta bağlı olmadan, şefkati ve merhametiyle sarmalamıştır. Varlık, rahmet pınarından kaynayıp hayat bulmaktadır. En’âm suresi otuzuncu âyette bu nokta şu şekilde vurgulanmıştır: “O, kendisi için rahmeti yazmıştır.”

Allah Teâlâ’nın peygamber ve kitap göndermesi en büyük bir rahmettir ki, insanlık bu yolla Rabbini bilmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, imanı inkârı anlamış ve sonuçlarını görmüştür. Ahlakın ve ahlaksızlığın mahiyetini kavramıştır. Peygamberler ve ilahi kitaplar sevgidir, merhamettir, rahmettir. Rabbimiz Kuran’da Efendimizin konumunu insanlığa şu şekilde açıklamıştır: “(Ey Muhammed!) Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107)

Varlıkların sahip olduğu imkânlar ve öz’lerin membaı rahmettir. İnsanın, hayvanın maddi ve manevi varlığı, bağlı olduğu kâinat nizamı, bir ‘rahmet nizamıdır’. Göz ve ışık, ses ve kulak, gıda ve mide, burun ve koku, dil ve tat, dokunma ve his, erkeklik ve dişilik, hep birer rahmet eseri olduğu gibi, umumi manada insan ve kâinat birlikteliği de bir rahmet birlikteliğidir.

Yine insanı insan yapan ruh-akıl-hafıza-irade-hayal gibi imkânlar, insanın yedirilip içerilmesi, uykuya yatırılıp kaldırılması hep birer rahmet tezahürdür. Ana rahminden dünya rahmine doğan insan cennetin rahminde rahmetin şahikasına erecektir.

Her varlık sevginin mazharıdır

Rabbin Rahimiyet dairesini, kendi nefsinde ve dış varlıkta gözleyen insan şunu keşfeder: Her varlık sevginin mazharıdır. O halde Rahimiyet dairesinin en kıymetli varlığı olan insan -ki insan âlemlere halife/yönetici kılınmıştır- Rabbini taklit ederek, sorumluluğu altındakilerden başlayıp her insana, her hayvana, hatta her bitkiye öncelikle iyi niyetle yaklaşmak ve samimi davranmak mecburiyetindedir. Muhatap samimi sevgiyi hissettiğinde esecek rüzgâr rahmet rüzgârı olacaktır. Allah’ın mümin insandan istediği kulluk budur; rahim bir mümin olmak.

Sevginin olmadığı yerde güven ortamı da yok demektir. Kaba davranış, katı yüreklilik, her insanı korku ve endişe içinde bırakır. Sevgisiz kalmış hangi bahçe dikenden başka bir şey bitirmiştir? Nasıl ki Allah Teâlâ günah işleyip de pişmanlık duyan kulunu affetmektedir, insanlar da kırgınlık-düşmanlık hissi taşıdıkları muhataplarında, küçük bir pişmanlık hissetmeleri durumunda, derhal birbirini affedip Rahimiyet dairesine girmelidirler.

Para kazanılmış, şu makama bu makama erişilmiş, ne faydası vardır? Bu fani dünyada sevgisizlik, güvensizlik, yalnızlık almış başını gitmektedir. Bunların çaresi Allah’ı taklit edip ‘Rahim’ kişi olmaya gayret etmektir. Kendine ve başkasına karşı merhamet, sevgi!.. Kendini ve başkasını koruma, bağış!.. Her annenin rahminde büyüyen çocuk gerçekte bir merhamet ve sevgi evinde büyümektedir. İşte her insan öteki için bir rahim olsa dünya da mecazi bir cennet olabilirdi.

İyilik; sevgidir, iyilik çok büyük bir rahmet eseridir. İnsanda sevgi hissinin olması insana verilen en büyük armağandır. Gerçek zengin sevgisi olan kimsedir. Merhametsizin banka hesabının büyüklüğü ne olursa olsun, o, dünyanın en fakir insanıdır. Merhametsizlere gıpta etmek değil, ancak acımak lazımdır.

Merhametsiz bir çağı yaşıyoruz

Etrafımıza şöyle bir baktığımızda ne görüyoruz: Rahmet! Kıştan sonra baharın ve yazın gelmesi, ölü tabiatın yeniden hayat bulması bir sevgi bir rahmettir. Bulut, yağmur, toprak, tohum hep birer rahmettir. Gece ve gündüzün varlığı rahmettir. Ağaçların meyve, denizlerin balık dolu olması rahmet hazineleridir. Allah’ın rahmeti hayatımızın her yönünü kuşatmıştır.

Belgesellerde hayvanların yavrularına nasıl muamele ettiğini, onları tehlikelere karşı nasıl koruduğunu görüyoruz. İşte bu rahmettir/sevgidir; merhamet hissi Allah’ın varlığa bir mevhibesidir. İnsanlara merhamet etmeyene Allah da rahmet etmez. Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurdu: “Allah’ın yüz rahmeti var; bunlardan biriyle mahlûkat kendi aralarında birbirlerine merhamet gösterir. Doksan dokuz rahmeti de Kıyamet günü içindir.”

Sevgisiz, merhametsiz bir çağda yaşıyoruz; ama yine de insan insandan ümidini kesmemelidir. İnsanlar paradigma değiştire bilseler, Allah’ın isim ve sıfat tecellilerine bakıp nefislerine ve ötekilere karşı merhamet, sevgi, alçak gönüllülük gösterebilseler, cadılar çağının kara bulutlarından dünyayı ve kendilerini kurtarabilirler.

Ayetlerin ışığında merhamet

İyi bir insan olmak, başkasına güzel bir örneklik yapmakla taçlanır. Samimi olarak namaz kılan, zekât veren, helale harama dikkat eden bir kişi rahmet dairesinde hareket ediyor demektir. “Allah’a ve Resulüne itaat edin ki, merhamet olunasınız.” (Ali İmran 132); “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve peygambere itaat edin ki, merhamet olunasınız.” (Nur 56); “Onlara, “Önünüzdeki ahiretten ve arkanızdaki günahlarınızdan korkun ki merhamet olunasınız” (Yasin 45); “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve takvalı olun ki merhamet olunasınız.” (Hucurat 10); “Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz” derler. İşte onlara Rablerinden mağfiret ve rahmet vardır. İşte onlar hidayete erenlerdir.” (Bakara 155-156); “Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlere, Allah tarafından derece derece rütbeler, mağfiret ve rahmet vardır. Allah gafur ve rahimdir.” ( Nisa 95-96); “Allah’a iman edip O’na sarılanları Allah, rahmete ve lütfa erdirecek, onları doğru yola iletecektir.” (Nisa 175); “Yeryüzünü ıslah ettikten sonra, orada fesat çıkarmayın. Allah’a korku ve ümitle dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara yakındır.” (A’raf 56); “İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla! Bunların hepsi sabredenlerden. Onları da rahmetimizin içine aldık, çünkü salihlerden idiler.” (Enbiya 85-86); “Yine bedevilerden öylesi vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır ve harcadıklarını, Allah katında yakınlıklara, Peygamber dualarına vesile sayar. Dikkat edin! Bunlar gerçekten kendileri için Allah katında yakınlıktır. Allah onları cennetine koyacaktır. Çünkü Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Tevbe 99); “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Zümer 53); “Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden kâfirler Allah’ın rahmetinden ümit keserler.” (Ankebût 23); “Allah’ın rahmetinden ancak hak yoldan sapanlar ümit keserler.” (Hicr 56)

er-Rahman sıfatıyla bir nebzecik olsun sıfatlanıp hallerini tutum ve davranışlarında gösterebilenler, bahar gönüllü kimseler olarak, etki alanlarındaki her varlığa da bir bahar havası yaşatabilirler.

Namazdan sonra her gün yüz kez Hüve’r-Rahman dese, gam keder kişinin başından gider, kimseye muhtaçlık hissetmez, gönül tokluğuyla hayatını yaşar.

Rahman ismini namazın sonunda yüz kez okuyanın kalbindeki katlık gider gönlünde gaflet kalmaz, bahtı açılır.

2.TAHKİK: Ya Melik

Dikkat et ki sen de bir Melik’sin!

Mülkündeki her varlık Allah’ın hâkimiyeti ve egemenliği altında mükemmel ve güvendedir.

Rabbimizin sıfatlarından biri de El Melik’tir. Melik sıfatı insanlar için de kullanılmıştır. El Melik, Hâkim-i Mutlak olan Allah demektir. Dünya, ahret, insan, melek, şeytan, cin, hayvan, bitki… Hepsi Allah’ın birer mahlûkudur; yiyip içtikleri, yaşadıkları yerler, Allah’a ait mülklerdir. O, her bir şeyin kadirdir; her işte ve her varlıkta yegâna mutasarrıftır. İnsanlık tarihi bunun kanıtıdır: Eğer, başka bir hükumet ve hükümdar olsaydı, kâinatın düzeni bugüne kadar bin defa bozulurdu. Demek Allah, ezelden ebede, mutlak hükumet ve hükümdardır. Allah kâinatta öyle bir idare kurmuştur ki kimse onda bir eksiklik, bir fazlalık ileri sürememiştir. Evrenimizdeki her  varlık kurallı, ölçülü biçilidir. Her şeyde aleni olan ve devam eden düzen apaçık bir şekilde ilahi hükumeti ve onun hükümdarı Allah Teâlâ’yı, O Melik-i Mutlak’ı, insanın gözüne ve aklına gösterir.

Dünyadaki canlılar, insanlar, hayvanlar, bitkiler… Hepsi Allah’ın mülküdür. Adeta sonsuz gibi gözüken ve idrakimize sığmayan kâinatın küçük bir bölümünü oluşturan Samanyolu galaksisinde milyarlarca yıldız olduğu ifade ediliyor. Ayrıca daha milyonlarca galaksi olduğu belirtiliyor. Rabbimiz tüm bunları bozulmadan, yıkılmadan ayakta tutmaktadır. İnsan, hayvan, bitki, ruhaniler, enva-ı çeşit varlık, her birinin pek çok ihtiyacı var; güneş de doyuruluyor, insanda! Güneş de barındırılıyor insanda! Öyle bir melik ki mülkünde mutlak muktedir; hiç bir işi diğerine bulaşmıyor, karışmıyor, yarattığı her varlık görevini titizlikle yapıyor. Ne insan güneşin işine karışıyor, ne güneş insanın işine karışıyor; her fiili yerli yerinde.

Dünyamızda hükumetler ve bu hükumetlerin yöneticisi kimseler de birer meliktir. Daha özel bir manada tabiat üzerinde iş görmek, bir ailenin, bir iş yerinin, bir dairenin olduğu gibi, bir ülkenin yönetimini ve sorumluluğunu taşımak, kişiye melik sıfatını kazandırır. Bir şeyi olan ona malikse o meliktir. Çünkü kişi mülkünde tasarruf etmiştir. Ne var ki, ifade ettiğimiz üzere, külli manada mülk de varoluş hükmü de Allah’ındır. ‘Benim, benim!’ diyenler iç çamaşırlarını dahi bırakıp toprağın üstünden toprağın altına inmişlerdir. İşte bunu, en zavallı bir insandan en cebbar bir insana, kolaylıkla yapan El Melik olan Rab Teâlâ’dır.

O halde bedenlerimizi nasıl kullandığımızdan başlayıp tasarruf ettiğimiz işleri El Melik gibi mükemmel bir şekilde yapmaya gayret etmeliyiz. İki gün temizlemezsek, derleyip toparlamazsak, yatak odamızın bile ne kadar ürkütücü bir manzara arz ettiğini hepimiz biliyoruz! Bir de kâinata bakalım; kâinat, sahipsiz bir odaya benziyor mu? Kâinat ve ondaki her varlık ne kadar dengede, temiz ve güzeldir. Mülkündeki her varlık Allah’ın hâkimiyeti ve egemenliği altında mükemmel ve güvendedir. Biz çeşitli imkânlar verilmiştir;  El Melik’i taklit edip bize mülk olarak ihsan edilen maddi ve manevi varlığımızı, nimetleri, işleri, görevleri, muktedir bir melik gibi, güzelce yapıp etmeye, yönetmeye çalışmalıyız.

Günde kırk kez Melik ismini okuyanı Allah muhtaç kılmaz; Allah’a yakınlık kazanır, akıl ve kemalde üstünlük elde eder.

3.TAHKİK: Ya Kuddûs

Kendine bak; El Kuddûs’ten ne taşıyorsun?

Kâinat, galaksiler, dünya, insan, hayvan ve bitki, yirmi dört saat bakımlıdır. El Kuddüs’ün denizinde her varlık her an adeta yıkanmaktadır. Bu düzen ve bu düzenin görkemli bir parçası olan temizlik el-Kuddûs’ün bir fiili olarak, en mükemmel şekilde devam etmektedir.

Kuddus, Rabbimizin sıfatlarındandır. İsmin sözlük manası, kusurdan ve noksanlıklardan beri, eksiği olmayan, temiz, pak demektir. Mesela şirk, manevi bir pisliktir; Allah ise her türlü şirkten, acizlikten münezzehtir.  Allah Teâlâ her fiiliyle güzeldir, her işinde kemal sahibidir, varlıklarına karşı  cömerttir… Onun hangi varlığına bakılsa, onda Kuddûsiyet bir güneş gibi parlar. Allah’ın yarattığı her şey yaptığı her iş mükemmeldir. İradi varlıkların, elleriyle, dilleriyle kazandıklarında ise, günah kiri, şirk pisliği, yalan dolan rezaleti eksik olmaz. Allah Teâlâ içini dışını düzene koyup günahlarına tövbe eden ve samimi ibadet yapan kullarını, El Kuddûs sıfatı gereği, tabiatı nasıl kirlerinden temizliyor, kullarını da günah kirinden temizler; onları pak kılar.

Allah temizdir, Onun bir fiili olarak tabiat; -insanların kirletmediği- kırlar, yaylalar, dağlar, dereler, ırmaklar, denizler ve uzay tertemizdir. Kâinat, galaksiler, dünya, insan, hayvan ve bitki, yirmi dört saat bakımlıdır. El Kuddüs’ün denizinde her varlık her an adeta yıkanmaktadır. Bu düzen ve bu düzenin görkemli bir parçası olan temizlik en mükemmel şekilde devam etmektedir.

Bir düşünelim; ayağımızın altındaki şu hakir toprak, insan, hayvan ve bitki ölülerini, leşleri çürütmeseydi, bu alemin hali nice olurdu? Irmakların, göllerin, denizlerin ölü balıklarını, kurbağalarını, solucan yığınlarını, sinek dağlarını ne yapardık, bu ölüler dünyamızda nasıl bir manzara arz ederdi?

Her canlı doğar, yaşar, ölür. Bu arada yer, içer ve  dışkı çıkarır; fakat buna rağmen tabiat temizdir. El Kuddûs, mülkünde pisliğe izin vermez. O halde biz de, her işimizde, her yapıp etmemizde, özellikle maddi ve manevi temizliğe azami dikkat etmeliyiz. Niyet ve amel temizliği en başta olmak üzere üst baş, ev bark, bağ bahçe, sokak mahalle, cadde şehir pırıl pırıl olmalıdır. Çünkü biz de El Kuddüs’ün mazharıyız; Ona aynadarlık yapıyoruz. Fakat İslâm memleketleri, Müslümanların evleri yeterince temiz midir? Heyhat!

Bu dünyada müminlerinden günde beş kez abdest almalarını isteyen bir din daha yoktur. El Kuddûs, kullarını gün boyu temiz istemektedir. Taharetlenmeyen, abdestle, gusülle bedenini yıkamayan, düzenli banyo yapmayan, ağzını yıkamayan, dişlerini fırçalamayan bir insanın bedeni ve çamaşırı temiz olabilir mi? Ciğerlerini, sigara dumanına soba borusu ve zift kabı yapan, midesini alkol zehriyle, işlem görmüş gıda ve içeceklerle dolduran bir insanın bedeni nasıl temiz ve sağlıklı kalabilir? Üst baş yıkamayan, salon oda temizlemeyen, mutfağı bulaşık, banyosu pis çamaşır dolu bir ev temiz olmadığı gibi, orada yaşayanlar da temiz kimseler değildir. El Kuddûs, o kişilerce bilinmiyor demektir.

Oysa her insan Allah’ın El Kuddûs sıfatına baksa ve Onu taklit etse, niyetinde ve amelinde derhal temizlik baş gösterir; sosyal ve fiziki çevre bir bahar gibi insanın yüzüne güler. Unutmamalı ki, Allah’ı bilmek, Onun isim ve sıfatlarını bilmek demektir. Önce daimi şekilde sıfat tecellisi altındaki tabiatı gözetleyip Allah Teâlâ’yı tabiat üzerinden anlamaya çalışmalıdır. Sonra da insan, kendi çapında ilahi sıfatların gereğini nefsinde ortaya çıkartmaya gayret göstermelidir.

Yağmura bakmalı; yağmur bulutları, hem rahmet, bereket taşıyor, hem de yeryüzünü yıkıyor. Ağaçlardaki her bir yaprak, her bir dal, yerdeki her bir çiçek ve her bir ot bakım görüyor. Portakal, limon, üzüm, kiraz, nar, ceviz, fındık temiz kalsınlar diye nasıl ambalajlanmış. Rabbe hayran olup ‘Ya Kuddûs’ deyip Onu anmalı, O’na özenmelidir.

Rüzgâra bak; temiz hava diyorsun, pis havayı kim temizliyor, düşünmeli. Şehirlerin üzerine çökmüş egzoz ve baca dumanlarını, çöp bidonlarının saçtığı pis kokuları, yemek kokularını rüzgâr nasıl da alıp götürüyor. El Kuddûs yürekten anmalı, O’na benzemeye çalışmalı.

Kulaklara bak; eşek sesinden, kaba sapa seslerden neden bizar olup kaçıyor? Her organda El Kuddûs iş görüyor; sesi, kokuyu, tadı, teması, görmeyi temyiz eden, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, temizi pisten ayıran, El Kuddûs ismiyle sıfatlanmalı ki, insanlık mertebesine bir adım daha yaklaşılabilsin.

Sosyal hayata bak; tüccar, sanayici, esnaf, politikacı, gazeteci, yazar, sanatçı, doktor, mühendis, savcı, hâkim, öğretmen, memur, işçi, çiftçi… önce niyeti temiz tutmalıdır. Niyet pis olunca amel de bozuk olacaktır. Sosyal hayat bozuksa o hayatın insanları El Kuddûs’ten uzaktaki kimseler demektir.

Şimdi durup kendine ve tabiata yeniden bir bak; var mı bir bozukluk, bir düzensizlik, bir pislik? Bir daha bak; yıldızdan otlara kadar; arıdan sineğe, var mı bir eksiklik, bir pislik? İç organlarına bak şimdi; beynine, kalbine, ciğerlerine, midene, böbreklerine, bağırsaklarına, üreme ve ısı sistemlerine bak, her biri diğeriyle uyumlu bir şekilde hareket ederek, seni temiz ve zinde tutmak için ne kadar muazzam çalışıyor. El Kuddûs vücudunda nasıl iş görüyor iyice anla ve gereğini yap. El Kuddûs‘ü anladınsa eğer, için dışın daima temiz olacaktır. O zaman sihirli değnek değmiş gibi, çevrendeki her şeyin, El Kuddûs daha huzur ve güven verici olduğunu, sana derin bir yaşama sevinci kazandırdığını hayretle göreceksin.

Kişi eğer zevâl vaktinden önce (Güneşin tam tepeden ayrıldığı an) yüz kez Kuddüs ismini dese Hakk, kişinin batınında hiç gıllı gış (şüphe ve kararsızlık, kin, düşmanlık) koymaz.

El-Kuddüs: Kim her gün yüz kez okursa Hüda gönlüne sefa verir ve imanı kâmil kılar.

4.TAHKİK: Ya Selâm

Ey İnsan selamettesin!

es-Selâm’ın yarattıklarına ve fiillerine bak, ‘Ey İnsan! Selamettesin!’ diyor; peki insanlar ve hayvanlar senin elinden, dilinden selamette midir, düşün?

es-Selâm ifadesi Rabbimizin sıfatlarındandır. Selâm sözcüğünün sözlük manalarından biri; ayıptan, acizlikten uzak olmak, asayiş ve güven demektir. Rabbimiz insanlarda yahut yarattıklarında ‘hikmet ve sınav gereği’ görülen noksan hallerden beridir. (Sâlimdir) Fakat insanlar böyle değildir; onlar eksiktir, ölçüsüzlük, düzensizlik, hastalık, yaşlılık, çocukluk vb. çeşitli hallere maruzdur. Zamana ve mekâna tabi olan her varlıkta değişim gözükür. Rabbimiz ise zamanın ve mekânın yaratıcısı olarak, yarattıklarından ve onların halinden münezzehtir. Bu yüzden O, insanların yegâna selamete erdiricisidir. İnsan yaşlanmayı, ölümü engelleyemiyor, çünkü yaşlanmayı ve ölümü yaratan Allah’tır. Bunu yapması demek, insanın haşa, Allah Teâlâ’yı engellemesi demek olacaktır ki, bu mümkün değildir. O halde yaratan, yaşatan ve öldüren kimse insan ancak ona sığınarak selamete erebilir. Çünkü yaratan tekrar yaratmaya, hayatı veren yeni bir hayat vermeye kadirdir. İman sayesindedir ki insan Allah’a teslim olup kurtuluşa erer, korkudan, tehlikeden emin olur. Başına gelenleri hikmet ve sınav bilir. Demek insanı mutlak manada selamete çıkaracak es-Selam‘ olan Rabbimizdir.

es-Selam sıfatı, varlıklara ev olan bu kainatta bir güneş gibi apaçıktır:  Rabbimizin yarattığı her varlık kamildir; her birine zaman ve mekân içinde mükemmel bir hayat verilmiştir. Bir insandan bir hayvana, bir çakıl taşından bir yıldıza kadar, her varlık es-Selam‘ı, bir selâmün aleyküm sözü gibi akla, fikre duyurur ve göze gösterir. Kâinat selamet ve güven hissi verdiği içindir ki onun üzerinde her varlık emniyet içinde yaşar. Güneşin dünyayı da yakacak yapması yahut şu sonsuz evrenin bu küçücük dünyamızı da bir anda yutup yok etmesi teorik olarak mümkünse de, bunu kimse aklına getirmez. Çünkü es-Selam‘ın her varlığı insana ‘selamettesin!’ hissini vermektedir. Bu güven hissi sayesindedir ki insanlar ve hayvanlar sükûnetle hayatını yaşarlar. İnsanın endişesi, derdi, daha çok kendi çevresindeki insanlardan ve kişiyi etkileyen beşeri hadiselerden kaynaklanır. (Terör, savaş, işsizlik, hastalık, aile içi sorunlar, ahlakî yozlaşma vb.)

es-Selam sıfatı insanda da mevcuttur: Müminin bir tarifi, elinden dilinden emin olunan kimse demektir. Bu manayı tazammun eden bir uygulama olarak müminler karşılaştıklarında “Selâmün aleyküm” derler. Selam verilenin karşılığı ise “Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetullâhi ve Berekâtühu” şeklindedir. Yani, ‘ey insan, benden çekinme, korkma, elimden, dilimden sana bir zarar gelmez, barış, emniyet, huzur senin üzerine olsun’ teminatına karşılık, selam verilen de ‘ben de aynı duygularla sana sesleniyorum: Benim de elimden, dilimden sana bir zarar gelmez. Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun.’ der. O halde kâmil müminlerin hayatı es-Selamın bir tezahürü olarak, selamet ve güven veren bir hayattan başkası olamaz.

Ey İnsan! es-Selam sıfatı üzerine biraz kafa yor, acaba Rabbimiz bize niçin bu sıfatını da layık görmüştür? Biz, bu sıfatı ne ölçüde nefsimize ve çevremize yansıtabiliyoruz? Ruhumuz, aklımız, irademiz, hafızamız, her bir organımız; elimiz, kolumuz, bacağımız, gövdemiz, burnumuz, ağzımız, dişlerimiz, kulaklarımız, tırnaklarımız, saçlarımız, ciğerlerimiz, midemiz, böbreklerimiz… Fıtraten hepsi selamettedir, güven içinde çalışırlar.  Şimdi durup kendi nefsinden başlayıp es-Selam‘ın yarattıklarına ve O Yüce Yaratıcının fiillerine bir daha bir daha bak; Onun her bir varlığı ‘Ey İnsan! Selamettesin!’ diyor; peki insanlar ve hayvanlar senin elinden, dilinden selamette midir, bir düşün? Çevrene, ülkene ve dünyaya bak, insanların fiilleri es-Selam‘ı ne ölçüde yansıtıyor? İnsan, sadece bu sıfat-ı ilahiyi öğrense ve içselleştirse, dünya insana belki daha emin bir yurt olabilirdi. Fakat çağımızın insanı ve ülkeler es-Selam‘dan ne kadar uzaktırlar!

Es-Selâm: Yüz on bir kez okunduğunda bir derdi olan sıhhat bulur; bu isimle Allah’tan şifa talep edilir.

5.TAHKİK: Ya Mü’min

Emniyetin ve huzurun kaynağını biliyor musun?

El Mü’min’e bir bak; bu isimden sende bir eser, bir esinti var mı? Yoksa, manen hasta bir kişi olduğunu bil.

Mümin Allah’a iman eden kimse demektir. Farkında olsunlar olmasınlar, tüm varlığa emniyet sağlayan ve onlara ferahlık bahşeden El Mü’min olan Rabbimizdir. Allah müminlerin, varlıkla ilgili sorularına cevap vermiş ve onları, varlık karşısındaki korkularından emin kılmıştır.  Rabbimiz inanmayanları tehdit etmiş, inanları müjdelemiştir. Haliyle El Mü’min, resullerini tasdik edenlere vaat ettiği cenneti nasip edecek ve kâfirleri ise tehdit ettiği cehennemle buluşturacaktır. Allah kullarına her ne vaatte bulundu ise O sözünde sadıktır. Dileyenin kalbinde iman nurunu o yakmaktadır, müminlerini çeşitli  korkularından O kurtarmaktadır. El Mü’min,  güvenlik dairesi içine aldığı müminleri hem bu dünyada hem de ahirette korur.

El Mü’min’in tecellileri: Kâinata dikkatle bakan her akıl görecektir ki emniyet içinde olmayan tek bir varlık yoktur. Atomdan galaksilere, suretlerden siretlere, insandan cine, melekten şeytana, hayvandan bitkiye, tek tek her varlık korkudan uzakta, emniyet hissiyle hayatını yaşamaktadır. Yerin altındaki canlılar, yerin üstünde yaşayanlar, gökte uçanlar, denizde yüzenler, hepsine bir emniyet alanı sağlanmıştır ki o alanda var olmaktadırlar.  Tabiat kanunları varlık için konulmuş emniyet kanunlarıdır. Bu kanunlar sayesinde varlık korkudan emin bir şekilde günlük hayatını yaşamaktadır.  El Mü’min olan Rabbimiz her anne rahmini yavrusu için bir emniyet yurdu yapmıştır, her yumurtayı içindeki yavru için bir kale kılmıştır. Denizlerin içindeki sayısız balık, karadaki sayısız böcek ve hayvan, korkudan çok bir emniyet hissiyle hareket etmektedir.  Depremler, seller, yıkıcı rüzgârlar, soğuk-sıcak, hep bir denge içinde hareket etmektedir. Bugüne kadar dünyayı yıkacak bir deprem yahut her yanı okyanuslaştıracak bir sel afeti görülmemiştir. İnsan soyunun bu gözlemi olmasaydı bugünkü dünya ortaya çıkmazdı. İşte El Mü’min, tesirlerini kontrol ederek, afetleri dahi emniyet içinde gerçekleştirmektedir. (Dünyadaki afet nev’inden olan tabii hadiseler de aslında düzenin (emniyetin) bir parçasıdır. Zahmetindeyse insanın terbiyesi ve insanın  imtihan sırrı gizlidir.)

Öyle ise ey insan, düşün; El Mü’min ismi sende de vardır, peki bu ilahi ismin sendeki tecellilerini görüp değerlendirebiliyor musun? Eğer El Mü’min sıfatı sana da sıfat olduysa sende şu hallerin gözükmesi gerekir: İnsanları, hayvanları ve daha genel bir ifade ile tabiatı tehdit ve tahrip etmemek. Senden söz edildiğinde emniyet, güven ve sadakatin akla gelmesi. Aile, iş ve arkadaş çevresi El Mü’min’le sıfatlanmış kişiden sadece hayır görür; o, istikamet üzere yaşayan biri olduğundan Allah onun eliyle kimi insanların hidayetini bile nasip edebilir. Eğer bu haller sende yoksa manen hasta olduğunu bilmelisin. Halini düzeltmek için dünyada bulunduğunu aklından çıkarmadan duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını, ne kadar Rabbimizin Esma-i Hüsna’sına yaklaştırabilirsen, Allah indindeki derecenin o nispette artacağını bilmelisin.

El-Mü’min: Bu ismi kim başında gezdirse onun cismi şerden emin olur. Hakk onu günahlardan saklar, kalbi pak olur kibir ile kinden. Canı emn ü eman da olur.

Mü’min ismi okunursa kişi şeytanın şerrinden halas olur, el Hâfız kişiyi hıfzeder ve kişinin gönül gözünü de uyandırır.

6.TAHKİK: Ya Müheymin

Seni görüp gözeten kim?

Kişi; Yaratıcı tarafından gözetlendiğini, kontrol altında tutulduğunu hatırından çıkarmadan ve El-Müheymin’e karşı farkındalığını kaybetmeden, her yirmi dört saatini tamamlaya bilse, işte kaybolmaz kazanç budur.

El Müheymın Allahü Teâlâ’nın isim ve sıfatlarındandır. Hıfz edici, koruyucu demektir. Yediden yetmişe, hücreden kütleye, her varlığın maddi ve manevi mahiyeti Allah’ın hıfzıyeti altındadır. Her bir varlığın her bir özelliğini yaratan ve koruyan Allah, her bir varlığın her bir fikrini ve fiilini de muhafaza etmektedir. Yani varlık, kayıtlıdır, her varlığın muhasebesi tam tutulmaktadır ve kayıtları en mükemmel bir şekilde korunmaktadır.

El Müheymin, Yaradan’ın, varlığa olan şehadetini; gözetleyen, koruyan, denetleyen, uyaran, kontrol eden yönünü de bize anlatır ve öğretir. Allah, her varlığı bilir, kendisine kulluk yapanları yapmayanları gözetler; kendisine kulluk yapanların amellerini korur, bu amellerin bir karşılığı olarak, Müslümanları cennete gönderir ve orada onları mükâfatlandırır; kulluk yapmayanların amellerini de muhafaza eder, onları da yine amellerinin bir karşılığı olarak, cehenneme gönderir ve orada onları cezalandırır.

El Müheymin; Müminlere sahip çıkar, darda kaldıklarında onlara yardım eder; inançsızları ise nefisleriyle baş başa bırakır. El-Müheymin olan Allah; iman etmiş olsun, iman etmemiş olsun, kullarını devamlı görür, devamlı durumlarını, yapıp ettiklerini kontrol eder; peygamberler yoluyla, hadiselerin ve tabiatın diliyle de kullarını uyarır; Yüce Varlığını, emirlerini, cenneti cehennemi hatırlatır.

Allah, kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de, El Müheymın sıfatını vermiştir: “Ey Habibim! Sana kitabı indirdik; o, kendinden öncekileri tasdik eden ve onlar üzerine şahit olan (Müheymin) bir kitaptır. O halde Allah’ın indirdiğiyle hüküm ver. Sana gelen gerçeği bırakıp onların arzularına uyma…” (Maide 48)

El-Müheymın dairesinde, kontrolsüz bir varlık yoktur; zerreden kürreye kadar her şey Hakkın kontrolündedir. O halde kişi Yaratıcı tarafından gözetlendiğini, kontrol altında tutulduğunu hatırdan çıkarmadan ve El-Müheymın’e karşı farkındalığını kaybetmeden, her yirmi dört saatini tamamlaya bilse, işte kazanç budur. Zât-ı İlahi’nin isim ve sıfatlarını tanıyarak geliştirilen farkındalık, kişinin iç ve dış kontrolünü mümkün kılacak yegâne yoldur.

Ey nefsim! Madem gözetleniyorsun sen de kendini gözetle! Duygu, düşünce, tutum ve davranışlarına bak; hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek. Bil ki işlediğin günahlar yanan kar kalmaz!  El Müheymın olan Rabbin seni her an takip ediyor; sevin ki bu, bir lütuf; kork ki bu, bir tehdit! Öyle ise, aklını başına al da tehdide maruz kalma. Düzel ve düzelt; öğren ve öğret; yaşa ve yaşat.

Önce gusledip (su ve tövbe) sonra da Müheymin ismi yüz kez okunduğunda Hakk, kişinin kalbini aydınlatır ki, kalp sanki bir ayna olur.

El-Müheymin:  Her gusülden sonra bu ismi okuyanın gönlünde gam olmaz, yüz kez okuduğunda günlü pek olur ve aydınlanır.

7.TAHKİK: Ya Aziz

El-Aziz’e dost ol ki El-Aziz’in dostu olasın!

Ey insan! Kendine bak; El-Aziz sende nasıl iş görüyor, anla. Senin sahibin ve hâkimin kim? Dostun ve sevgilin kim?

Allahü Teâlâ’nın isimlerinden olan El-Aziz’in sözlük manası kudret ve kuvvet sahibi, dost, mağlûp edilmesi mümkün olmayan ve daima galip gelen, nurlu demektir. Allah Aziz’dir; yücedir, her varlık O’na itaat eder ve O, her şeye galiptir. Nitekim insan, melek, şeytan, cin, hayvan, bitki; maddî ve manevî âlemlerde her ne ki var, Allah-ı Azimüşşan onların Rabbidir. İlk yaratılıştan bu yana kaç yıl geçti, ne kadar insan, hayvan, bitki hayat sahnesinde gözüktü, rolünü oynadı ve gitti; ne kadar devlet ve medeniyet kuruldu ve yıkıldı… Bu kadar yıl ve âdeta sonsuz gibi gözüken olaylar, Ulûhiyete ne fayda ve ne de zarar verebildi; eğer bunun aksi olsaydı kanıtı da olurdu! Allahü Teâlâ, her cebbarın cebrini yok eder; her mütekebbirin kibrini kırar; her bilginin bilgisini hiç eder; her varlıklının varlığını heba eder! Sadece O, Aziz’dir. O’na yapılan itaatsizlik de itaattir! Kimse O’ndan başka Rab bulamaz ki ona yönelsin, kaçıp ona sığınsın. O, her şeyi perçeminden yakalamıştır; O, her varlığına şah damarından yakındır; O, imtihan âlemindeki her failin filinin Halik’ıdır ve her faili fiilinden dolayı yargılar ve fakat hâşâ, kimse O’nu yargılayamaz. O, Aziz’dir; kuvvet, kudret O’na aittir. İnkârcı da iman sahibi de O’nun kudret elinde mahkûmdur.

Öyle ise ey insan, kendine bak; El-Aziz sende nasıl iş görüyor, anla. Senin sahibin ve hâkimin kim? Dostun ve sevgilin kim? Bak kendine; El-Aziz sende nasıl tasarruf ediyor; seni nutfeden insan yapıyor, seni halden hale sokup yaşlılığa, oradan da ölüme nasıl sürüklüyor! Şimdi söyle; El-Aziz’in sendeki bu tasarruflarını durdurabiliyor musun?  Her zerren haykırıyor: “La galibe illâllah!” Evet, Allah’tan başka galip yok. Kur’an’da buyruluyor: “…vaallâhu ġâlibun alâ emrihi velâkinne ekśerannâsi lâ ya’lemûn / Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir; fakat insanların çoğu bilmez.”

Kur’an’da belirtildiği şekliyle; O, öyle bir Aziz’dir ki; Rahım’dir, Alîm’dir, Azizu’n-Tikâm’dır, Kaviyyu’l Aziz’dir, Azizu’l Gaffar’dır, Azizul Gafûr’dur, Azizu’l Hamîd’dir, Azizu’l Vehhâb’dır, Azizun Muktedir’dir… Şimdi sen O’na gerçek kul olursan bil ki her iki âlemin galibi sensin. O’na kul değilsen, her iki âlemin mağlûbu sensin ki, en rezil de sensin, en fasık da sensin, ne olursan ol, kim olursan ol, makamın, malı ne olursa olsun, en sefil yaratık sensin!

Ey nefsim: El-Aziz’i de çok tefekkür et: Bil ki, Rabbin seni korumazsa güvende olamazsın. Onun seni koruması  O’na teslim olman, O’na güvenmen, her iki âlemde O’ndan başka Sultan ve O’na galip gelecek kimsenin olamayacağına inanmandır. Ama öyle misin? Neden İslam âlemi sömürgedir? Neden herkes Müslümana galiptir? Müslüman pısırık, aciz, cahil, çaresiz olur mu? Çalış, düşman sana neyle galipse onu elde et; izzetini ve İslamların izzetini koru. Başkasının değil, O’nun emirlerini dinle ve O’nun emirlerini gönülden yap ki, sende de El-Aziz nurları parlasın; El Aziz’e dost ol ki, El Aziz’in dostu olasın!

Aziz ismini kırk gün, günün evvelinde, kırk kez okumaya devam edildiğinde Hakk, kişiyi dünyada ve ahrette muhtaç kılmaz.

8.TAHKİK: Ya Hâlık

Her bir insan orijinaldir; ondan bir tane daha yoktur.

Ey insan! Dikkat et; yaratmak Allah’a aittir. Sen bir şey yaratamazsın; fakat yaparsın. Bu da sende, mecaz manada, hâlık sıfatının göstericisidir.

Hâlık sözcüğünün sözlük manası yaratmaktır. Allahü Teâlâ’nın sıfatı El Hâlık; yoktan var eden demektir. ‘Kün emrinin’ gözesidir. Kâinata ister baş gözüyle isterse aletle bakılsın görülen şudur: Yaratılan her şey, gerek bir bütün olarak, gerekse tek tek, muhteşemdir; atomik yapılardan görünür haldeki suretlere varıncaya kadar, her şey ölçülü biçilidir. İnsan aynanın karşısına geçip kendi bedenine, yüzüne gözüne, kulağına, ağzına, burnuna, dişine, diline velhasıl hangi organına bakarsa baksın, göreceği şey mükemmelliktir.

Varlığın öyle bir hilkati vardır ki, aklın bunu kavraması bile imkânsızdır, insanın varlıkla ilgili bilgisi derinleştikçe artan şaşkınlığı ve hayranlığıdır. Mesela kulak sesler için yaratılmış ve sesin duyum eşiği ayarlanmıştır; vücut ısısı sabitlenmiştir, gözün görme açısı, görme derinliği; adımların mesafesi, parmakların hareketi… Ayak parmağından tepedeki saç kılına kadar, her bir unsur vücutla irtibatlandırılmıştır.

Allah öyle bir Yaratıcıdır ki, mesela her bir insan orijinaldir; ondan bir tane daha yoktur. Bir insan böyle olduğu gibi kâinattaki her bir varlık da böyledir; insan, hayvan, bitki ve camit varlıklar; aynı zamanda biri diğeriyle eşsiz bir eşgüdüme sahiptir.

Allah öyle bir yaratıcıdır ki,  nutfenin, tohumun, çekirdeğin içine insanı, hayvanı, hububatı, nebatatı gizlemiştir; toprağı tohumlara, rahimleri nutfelere, yumurtaları civcivlere  ev yapmış ve onları orada gıdalandırmış sonra da her birini o daracık evlerinden çıkarmış daha geniş dünya evine yerleştirmiştir.

O, öyle bir Hâlık’tır ki; bu dünyayı da, içindekilerle birlikte, Ahretin rahmi yapmıştır; dünyadan çıkardıklarını Ahrete intikal ettirmektedir.

O, öyle bir Hâlık’tır ki; fani bir dünya yarattığı gibi baki bir âlem de yaratmıştır ve o baki âleme baki insanlar, hayvanlar ve bitkiler yaratmıştır. Sevin ki, sen de onlardan birisisin…

Ey insan! Dikkat et; yaratmak Allah’a aittir. Sen bir şey yaratamazsın; fakat yaparsın. Bu da sende, mecaz manada, hâlık sıfatının göstericisidir. Rabbinden öğren: Sen de her ne yaparsan ölçülü biçili ve yararlı yapmaya çalış; her işini düzgünce planla, aşama aşama ilerle ve sonuçlandır. Şu ayeti kendine düstur edin:

“Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, süzülmüş bir hülasadan yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde bir nutfe olarak yerleştirdik. Sonra o nutfeyi bir alaka olarak yarattık, sonra o alakayı bir mudga olarak yarattık, sonra bu mudgayı bir takım kemikler halinde yarattık, sonra bu kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla insan olarak meydana getirdik. İşte yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.” (Mu’minun 12-14)

Allah, varlığınla ve varlıkla seni mutlu kıldığı gibi sen de amelinle Allah’ı razı etmeye çalış. Allah, rastgele bir şey yaratmadı, sen de rast gele bir şey yapma; hayatın ve hayatının farkında ol. Allah, insanı kendisini tanısın ve kulluk etsin diye yarattı; yapıp etmelerinde senden beklenene göre davranabilirsen, iki âlemde de hilkatin hakkını vermiş olabilirsin.

Bir kimse geceleri el-Hâlık ismini çokca zikretse Allah’ın hesapsız ihsanlarına muhatap olur.

El-Hâlik: Kim her gece bu ismi okursa Allah o kişi için bir melek halk eder. O melek Hakk’ı tesbih eder ve o kişi borçlu bir kimse olarak hayatı yaşamaz. O melek haşre dek taat eder ve Hakk o sevabı o şahse verir.

9.TAHKİK: Ya Bârî

Varlık Allah’ın kudretinin hayranlık uyandıran tezahürlerdir.

Ey İnsan! Kendine bak ve düşün; Hâlık, Bâri ve Musavvir sıfatlarına sen de muhatapsın. Allahü Teâlâ, sadece sana ilim ve icat hakkı vermiş; düşünürsün ve düşündüğüne hariçte bir suret ve vücut kazandırırsın…

Rabbimizin bir ismi de El-Bârî‘dir. El-Bârî isminin sözlük manası şöyledir: Daha önce olmayan varlığı örneksiz ve mükemmel bir surette yaratıp, ölçülü-biçili ve bir düzen içinde devam ettiren… Allah Teâlâ, eşyayı bir takdiri olarak  yaratması itibariyle Hâlık’tır; onları yokluktan varlığa çıkarmasıyla da  Bârî’dir.

Hücreden kütleye varıncaya dek, fizik, kimya, biyoloji, tıp vs. bilim dallarının da şehadetiyle,  daha önce bir benzeri olmadan ortaya çıkan ve bir kısmını müşahede edebildiğimiz bu varlığın hilkati muhteşemdir; her varlığın fiziki ve sosyal çevresi ve kâinatla olan ilişkisi şaşkınlık ve hayret vericidir. Varlıktaki türler, suretler ve haller Allah’ın kudretinin hayranlık uyandıran tezahürlerdir.

Haşr suresi yirmi dördüncü âyette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Huvallâhul hâlikul bâriul musavviru lehul esmâul husnâ, yusebbihu lehu mâ fîs semâvâti vel ard ve huvel azîzul hakîm./ O Allah ki;  hâlık’dır (Yaratan), Bâri’dir (yokken var eden), Musavvir’dir (şekil verendir), güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tespih eder. Ve O; Azîz’dir , Hakîm’dir .”

Rabbimizin, Hâlık, Bâri ve Musavvir isimleri, hücreden çekirdeğe, nutfeden mudğaya; çekirdekten bitkiye ve ağaca; nutfeden insana ve hayvana dönüşen varlığın sırrını bize açık etmektedir. Âlem bu isimlerin tecellisiyle âlem sıfatını kazanmakta ve böylece Yaratıcının varlığını, ilmini, kudretini, takdirini bize tanıtmaktadır.

Allah (cc), öyle bir İlâhtır ki; Hâlık, Bâri ve Musavvir isimlerinin tecellilerini araştıranlar onun aynı türler arasında bile birbirinin tıpkısı iki varlık yaratmadığını göreceklerdir. Her varlık orijinaldir, biriciktir, her varlık sahip olduğu farklılıklarla bir kimlik elde eder. Bu hâl gösteriyor ki her varlık sahip olduğu imtiyazla lütfü ilahiye gark olmuştur.

Ey İnsan! Kendine bak ve düşün; Hâlık, Bâri ve Musavvir sıfatlarına sen de muhatapsın. Allahü Teâlâ, sadece sana ilim ve icat hakkı vermiş; düşünürsün ve düşündüğüne hariçte bir suret ve vücut kazandırırsın. Çoraptan uçağa, otomobilden uyduya varıncaya dek, âlemi dolduran ve senin bir eserin olan şu teknoloji ve sair eşya,  Hâlık, Bâri ve Musavvir sıfatları sende olmasa, nasıl mümkün olacaktı? Sendeki hâlık, Bâri ve Musavvir sıfatları gör ki şu âlemde ne acayiplikler meydana getirdi. Madem El-Bari’den esintiler taşıyorsun, öyle ise, her işini güzelce ve faydalı bir şekilde yap. Dikkat buyur: Diğer mübarek isimlerinin yanı sıra,  El-Hâlık, El-Bâri ve El-Musavvir isimleri nasıl ilm-i ilâhîyi âlem olarak zuhura getirdi ve âlem nasıl sadece hayırsa, işte senin çapında esintilerini taşıdığın bu mübarek isimlerle sen de bugünkü medeniyete vücut verdin. Fakat hey hat, ‘eyne’s serâ mine’s süreyyâ/ yer nerede, süreyya yıldızı nerede!’ Şu kadarını anla ki Rabbim gül yarattı sen atom bombası icat ettin. Mümin olmak, Rabbe ait olmak demektir; müminler gül cinsindendir, senden zuhur edecek haller gül karakterine sahip olmalıdır; diken senin işin değil!

Kişi her gün yedi yüz kez el-Bârî ismini zikretse, Rıdvan cenneti onun gözüne hoş bir bahçe olarak gözükür.

El-BârÎ: Her kim temiz olarak yüz kez okur ve yetmiş bir de ilave ederse kabre vardığında onun canı yalnız olmaz; Hakk ona bir ark adaş verir, orada korku ve keder içinde kalmaz.

10.TAHKİK: Ya Musavvir

İnsan tek; fakat yedi milyar insanın ayrı yüzü var!

Bu dünyayı imar etmek görevi insana verilmiştir. (Hûd 61). Fakat  imardan çok imhaya meyletmiş durumdasın. Bunun sebebi  yaratılış gayesini unutmandır.

Rabbimizin bir ismi de El Musavvir’dir. Musavvir ifadesi; ‘tasvir etmek, şekil ve suret vermek,  özellik ve nitelik kazandırmak’ anlamlarına gelmektedir.

Her varlığın iç ve dış, zahir ve batın, bütün özellikleri, El-Musavvir olan Rabbimizin, akıl ve vicdan sahibi her insanı hayrete sürükleyen,  eşsiz birer harikalarıdır. Şu an yeryüzünde yedi milyardan fazla insan var, yedi milyar da insan yüzü var! Sayısını Rabbimizin bileceği kadar çok hayvan ve bitki hayata iştirak ediyor ki, her birisi şekil, renk, tat, koku  vb. farklı farklı özelliklere sahiptir. Rabbimiz, öyle bir Musavvir’dir ki, yarattığı her varlık, orijinaldir; o varlığın bir benzeri olabilir; fakat tıpkısı olan ikinci bir varlık bu âlemde yoktur! Bu özellikler sadece insan, hayvan ve bitkiler için geçerli değildir, birbirinin aynısı iki tepe, iki dağ, iki yıldız, iki su kaynağı da yoktur; her türlü varlık biriciktir. Rabbimiz bu durumu Kuran’da şu şekilde açıklamaktadır:

“O Allah ki, Hâlık’tır, Bari’dir, Musavvir’dir. En güzel isimler O’nundur.” (Haşr 24); “Rahimlerde sizi dilediği şekilde biçimlendiren O’dur…” (Ali Imran 6); “Ey insan! Seni yaratıp sonra düzgün ve dengeli kılan, sonra seni dilediği şekilde birleştiren ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (Infitar 6-8); “..Sizi şekillendirdi ve şeklinizi güzel yaptı..” (Teğabun 3); “Andosun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (Tin 4)… vb.

Görüyoruz ki her varlığın bir sureti ve bir de mahiyeti var… Kimi bir insan, kimi bir fil, kimi bir arslan, kimi bir kartal, kimi bir bülbül; kimi gül, kimi sümbül; kimi bulut kimi yağmur; kimi güneş, kimi ay… Her bir varlık, sıfatlarla mevsuf; her bir varlık işine göre kabiliyetle becerikli ve mutlu. Her bir varlık, El-Musavvir’le, tasvir olunmuş, bir hüviyet kazanmış.  Allahü Teâlâ’nın ilmi, El-Musavvir’le siret ve surat giyinmiş; gaybî ilahi zahir olmuş; görünmeyen görülür olmuş;  bilinmeyen bilinir olmuştur. Velhasıl  ilim malum olmuş,   El-Musavvir çeşmesiyle sulanan cennet misal bu âlem, cisim ve isim kazanmış, isim vasıfla vasf-ı âlem etmiş ki, pes!

Uzağa gitmeye gerek yok; kendimize bakalım; görevimize göre bir dizaynımız var. Yapacağımız işlere uygun bir hilkat gömleği bize giydirilmiş. Bir kuş olsaydık, Rabbimiz, sana da bana da birer  kanat takardı. Fakat Rabbimiz bize iki ayak, iki El taktı; kuşa his, bize akıl verdi. Fiziki varlığımızı farklı kıldığı gibi  ruhi kuvvetlerimizi de farklı kıldı.  Demek her bir varlığın ayrı ayrı  görevleri var. Kurdun ruhu farklı, kuzunun  ruhu farklı. Bu kadar farklı varlık yaratmak ve her varlığa, fizik varlığına uygun bir his yahut bir ruh vermek; her bedeni, o hisse yahut o ruha itaat ettirmek, ancak El-Musavvir olan Rabbimizin ilmi, iradesi ve kudreti dâhilinde olup biten işler cümlesindendir.

El-Musavvir olan Allah, insan denilen harika varlığa,  hayvan ve bitkiye, güneşe ve yıldızlara, koca bir kâinat yarattı; bu kâinata dünya diye bir bahçe ilave etti. Bütün canlıları dünya bahçesinde, muradı gereği, topladı. Fakat bahçesine, bahçesindeki varlıklarına ve bahçeyi kuşatan uzaya giydirdiği sıfatları tekrar etmedi, her an, her varlığına yeni bir siret ve suret vermektedir.  İşte bu, gözün önündeki hayret verici işlere bak ve anla ki, Allah’ın seni ebedi olarak yerleştireceği cenneti de benzersizdir, eşsizdir.

Ey insan! Bir yol üstü kahvesinde otur, kendine bir çay söyle ve yoldan gelip geçen insanlara dikkatlice bir bak, birbirinin aynı iki insan göremezsin. Baktığın insanların hem fizik varlıkları farklıdır, hem de akılları, fikirleri, huyları, hülyaları… El-Musavvir’den sana da bir pay verilmiş. Sen de o payla bu medeniyete vücut verdin; belli ki bu da Rabbimizin bir muradıdır. Sen de tasvir yapıyorsun; icat ettiğin her bir teknolojiye sen de bir suret bir sıfat hatta bir siret kazandırıyorsun. Uçağından otomobiline, çayından çay bardağına, mobilyasından halısına, kravatından gömleğine, çorabından ayakkabısına, defterinden kalemine, bilgisayarından televizyonuna… Yaptığın müspet şeyler  pek çok, müspet olmayan şeylerde yine pek çoktur.

Ancak Allahü Teâlâ, ne atom bombası  ne de içki diye bir şey yaratmadı; Allah’ın yarattıkları arasında ne tank var ne de top! Edep gereği saymıyorum; fakat biliyorsun ki, senin musavvirlik gücünle vücut verdiğin fenalıklar saymakla bitmez! Bu dünyayı imar etmek görevi insana verilmiştir. (Hûd 61). Fakat  imardan çok imhaya meyletmiş durumdasın. Bunun sebebi  yaratılış gayesini unutmandır. Mülkün Allah’a ait olduğunu unutan insan istediği gibi tasarruf etmeye meyletmiştir; fakat ifsadı insanlığın imhasına yol açabilecektir ki, buna kıyamet denilmiştir.

O halde, Ey, El- Musavvir’e muhatap insan, ‘Hâlik-i külli şey’e bak, sen de O Yüce Yaratıcıdan öğren ve  müspet hareket et, baltayı ayağına vurma!

Bir kadın çocuksuz olsa, üç gün oruç tutup Musavvir ismini okusa, Allah ona çocuk verir.

El-Musavvir: Kimin çocuğu yoksa o yedi gün oruç tutup ve bu ismi daima su üzerine okusa ve içse o dem safa bulur canı. Yedi gün bu şekilde devam edildiğinde Hak ona ilim ile izzete layık bir oğul verir.

11.TAHKİK: Ya Vehhâb

Bu kâinatta karşılıksız yiyip içiyor, gezip tozuyorsun!

Bedeni yaratan bedene ruh ve akıl vermiştir, bedene göz takan göze ışık, bedene kulak takan kulağa ses, bedene mide takan mideye gıda yaratmıştır. Parayı icat eden insandır; Allah’ın bütün nimetleri ücretsizdir. Çünkü O, El-Vehhâb’tır.

Allahü Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsna’sından biri de  El-Vehhâb’tır. Manası; ihsanı, bağışlaması çok olan, demektir.  Rabbimizin bir mahlûku yoktur ki, baştan sona nimetlere gark olmuş olmasın. Hatta şöyle diyebiliriz: Tüm varlık, Rabbimizin, karşılıksız  verdiği nimet deryasına, hücrelerinden kütlelerine  dek, batmıştır. Bedeni yaratan bedene ruh ve akıl vermiştir, bedene göz takan göze ışık, bedene kulak takan kulağa ses, bedene mide takan mideye gıda yaratmıştır. Parayı icat eden insandır; Allah’ın bütün nimetleri ücretsizdir. Çünkü O, El-Vehhâb’tır.

İnsan bedenine göz takan göze ışık, kulak veren kulağa ses, mide veren mideye gıda vs. yaratmıştır. Parayı icat eden insandır; Allah’ın bütün nimetleri ücretsizdir. Göz ışık için güneşe abone olmaya mecbur olsaydı acaba halimiz nice olurdu! Ruhumuz, bedenimiz, aklımız… Hangisine bir para ödedik de aldık? Peki, ruhumuza, bedenimize, aklımıza gerçekten bir bedel olabilir miydi? Bilim, teknik bu derece gelişti; eğer imkân olsaydı, yaşlanan insanlar, piyasadan yeni bedenler alabilseydi; mesela gözlüksüz yeni bir çift göz, saç dolu kafa, pırıl pırıl dişler, atletik bir vücut… Sonra  yeni hatıralar için yeni bir ruh da satın alınabilseydi! Evet, iyi olurdu; fakat biliyoruz ki, bunun imkânı yok. Bedenleri, ruhları yaratan ve bedavadan bir kâinatla birlikte canlılara veren ancak Rabb-i Kerimimizdir. Onun hazinesinin,  Onun ilminin, Onun kudretinin, Onun şefkat ve merhametinin bir eseri olarak hayat memat sahibiyiz.

Allahü Teâlâ; bizim kim olduğumuzu, bu dünyada ne için bulunduğumuzu, niçin yaşadığımızı ve niçin öldüğümüzü, öldükten sonra bize ne olacağı gibi surlarımıza da, peygamberler ve kitaplar göndererek, cevaplar vermiştir ki bu da El-Vehhâb’ın, bize bir kılavuzluğu, bir yol göstermesidir; yoksa biz hidayet yolunu nasıl bulabilirdik! Varoluşumuzla ilgili bütün sorular ve cevapları Aziz ve Vehhâb olan Rabbimizin tükenmez hazinelerinden, maddî ve manevî olarak, bize ücretsiz verilmektedir.

İyi düşünürsek görürüz ki, ‘benim’ dediğimiz hiçbir şeyimiz yoktur; hepsi El-Vehhâb olan Allah’a aittir. Biz baştan sona ihtiyaç, O Yüce Zât ise ihtiyacımızı giderendir. O halde, varlığımız ve varlığımızın dayandığı nimetlerin sahibi El-Vehhâb’a kulluk bizim biricik görevimizdir. İhsanlarına karşı bizden istenen emir ve yasaklarına uymak, ömrümüzü bu minval üzere tamamlayıp ahret hayatına intikal etmektir. Bunu başardığımızda  Rabbimizin ihsanlarına karşı şükrümüzü de ödeyebilmiş oluruz.

Ey insan! Daha önce yoktun, var oldun; işte bu, Vehhâb isminin sendeki aşikâr bir tecellisidir. Madem baştan sona  El-Vehhâb boyasıyla boyanmışsın, o boya ile neşv ü nema bulmuşsun, o halde Rabin nasıl sana karşılıksız veriyorsa, sen de insanlara karşılıksız olarak, maddi ve manevi yardımda bulun. Gerçekten sana ait bir şeyin olmadığını anla;  sahip olduğun imkânları Rabbin bir ikramı bil ve o imkânlarla da yine Rabbin rızasını kazanmaya bak.

El-Vehhab: Bi ismi yedi kez kim okursa gönlü ve canı gani olur, her taraftan Hakk ona mal verir.

Eğer işrak namazında yedi kez Vehhab dersen Hak maksudunu hasıl eder ve seni muhtaçlıktan korur.

12.TAHKİK: Ya Rezzâk

Allah işiten, bilen ve merhamet sahibi olmasaydı varlıklar acından ölürdü.

Hayatımızın devam etmesi için bize lâzım olan her şeyi Rabbimiz dünyada emrimize amade kılmıştır. Çalışıp çabalamak, rızka ulaşmada önüne konulmuş bir engel değildir, Allah’ın sana ihsan ettiğine ulaşmanda senin ‘taleb-i rızık’la kulluk yapman içindir.

Elhamdülillah. Mübarek bir ismi de er-Rezzâk olan bir sahibimiz var, bizi bu dünyada aç bi ilaç koymuyor; her gün yedirip içiriyor…  Er-Rezzâk; bol rızık veren Allah (c. c), demektir. Rabbimiz öyle bir Rezzâk’tır ki, dünya Onun açık büfe bir lokantası olmuştur; yedi milyar insanı, sayısız hayvan ve bitkisi, her gün yirmi dört saat boyunca bu ilâhî lokantasında yeyip içmektedirler. Allah, âlemde her ne yaratmışsa, onun rızkını da hayatıyla birlikte yaratmıştır.

İnsan üzerinden giderek anlamaya çalışırsak şunları görmekteyiz: İnsanın beş duyusu vardır ve her duyu organının ayrı bir rızkı bulunmaktadır. Daha genel bir ifadeyle söylersek; sadece insanın gözü kulağı, ağzı burnu, eli ayağı  rızklanmamaktadır; bunlara bağlı olarak, iç organları  midesi, bağırsakları, kalbi, böbrekleri, ciğerleri, velhasıl insanın her bir hücresi, farklı nimetlerle rızklanmaktadır. Kimi organı suyla, kimi havayla, kimi sesle, kimi temasla, kimi kanla, kimi tatla, kimi koku ile vs. beslenmektedir. Elma, armut, bal, yağ, süt, yumurta, et vb. rızık olduğu gibi, kişinin anası, babası, eşi, çoluk çocuğu, hasımı akrabası, eşi dostu da insan için eşsiz birer rızıktır; yine kişide gözüken bilgi, sanat, maharet, hikmet de birer rızıktır; kimi maddi, kimi de manevi rızık.

Er-Rezzâk ismi Kuran’da 128 defa farklı türevleriyle zikredilmiştir. Rabbimiz bu ayetlerde “Yeryüzündeki bütün canlıların rızklarını Allah verir,” (Hud 6) diye buyurmaktadır. Rabbimiz öyle bir cömerttir ki, dünyayı insan için tükenmez bir rızık ambarı kıldığı gibi ahreti de cennet alemleriyle süsleyerek, insana ‘ebedi cennet rızkları’ yaratmıştır. Cennet öyle bir nimet, öyle bir rızıktır ki Rabbimiz, “Allah onları hesapsız bir şekilde rızklandıracaktır.” (Fatır 40) ifadesiyle, hesaba gelmez, tanımlanamaz, sürpriz nimetleriyle mümin kullarını, inşallah cennette buluşturacaktır.

Rızkları yaratan sana rızkları elde etme aklını ve hissini de vermiştir. Dudakların kuruyunca, miden açlıktan bağırınca, sende rızkların peşine düşersin. Hangi hissine hangi organına hangi rızık lâzım bilirsin. Hayatımızın devam etmesi için bize lâzım olan her şeyi Rabbimiz dünyada emrimize amade kılmıştır. Çalışıp çabalamak, rızka ulaşmada önüne konulmuş bir engel değildir, Allah’ın sana ihsan ettiğine senin taleb-i rızkla kulluk yapman içindir.

Ey İnsan! Bu dünyada sana verilen bol rızık senin elinle başkasına verilmek içindir. Evet; insan, maddi nimetleri (para ve tüketim nesnelerini) elinde tutma hakkına sahiptir; fakat herkes yaşayarak görmektedir ki insan için yeyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden, zekât ve sadaka verip ahirete gönderdiği amelinden başka elinde kalan bir rızık yoktur. O halde Allah, sana nasıl envaı çeşit rızık veriyor ve seni bu rızklarıyla mutlu ediyorsa, sen de yine Allah’ın sana nasip ettiği kazancından bir miktarını zekât ve sadaka olarak, hayır hasenat olarak, muhtaçlara ver ki, rahmet esintileri senin üzerinde de gözüksün. Unutma ki Allah cömerttir, cömert olanları sever.

Er-Rezzak: Kim her sabah namazından önce ve sonra kıbleye dönüp şafak atana kadar okursa hiçbir zaman fakirlik görmez.

İnsanın her haline uygun esma vardır. Rızık talep eden er Rezzak’a devam etmelidir. Muradı olan esmadan gafil olmamalıdır. Yapış esmasına hakkın.

13.TAHKİK: Ya Fettâh

Bismillahi’l-fettâh / Allah’ın Fettâh ismiyle… el-Fettâh Rabbimizin isimlerindendir. Maddi ve manevi yönleri bulunan el-Fettâh isminin manası: Rahmet ve rızık kapılarını açan; zorlukları kolaylaştıran; gaflet perdelerini kaldırıp hakikati akla ve kalbe gösteren, iman ve marifet kapılarını olduğu gibi, dünyevi nice başarı yolunu açan demektir.

Fettâh ismi Kuran’da çeşitli ayetlerde geçmektedir. Müminlere zafer, bolluk ve bereket kapılarını açan el-Fettâh’tır. “O ülkelerin halkı iman etseler ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üzerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar. Biz de yaptıkları yüzünden onları yakalayıverdik.” (A’raf 96); Efendimize hitaben ise “Muhakkak ki biz sana apaçık bir fetih verdik.” (Fetih 1) buyurulmaktadır.

Bir başka ayette, inançsızlara da nimet kapılarını açan ve bunun hikmetini izah eden Rabbimiz, “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında üzerlerine bütün nimetlerin kapısını açtık. Nihayet kendilerine verilenlerden dolayı şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık. Birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’am 44) uyarısını yaparak, imansız ve şükürsüz insandaki nimet sarhoşluğunun sonuçlarını idrakımıza sunmaktadır.

Fizik âlemdeki tohumu başak, çekirdeği meyve, nutfeyi insan kılan el-Fettâh’tır. Sosyal, siyasi, ekonomik, insanın emeğine dayalı başarıları mümkün kılan el-Fettâh isminin tecellileridir. İnsanın ruhsal mahiyeti maddi ve manevi hislerinin kaynağıdır. Akıldan göze kadar, her bir hissin varlık üzerinde tesiri vardır. İnsan; bilgisi, kararlılığı ve eylemleriyle varlıkta tasarruf eder, inşa ve imha eder; kapar ve açar.

Ey insan düşün! Rabbimiz el-Fettâh’tır; öyle ise bu sıfatı ilahi bizde de tecelli etmektedir. İşimiz, meşruiyet dairesindeki işleri zorlaştırmak değil, el-Fettâh gibi, kolaylaştırmaktır. Kapıları ve yolları kapamak değil, açmak ve engelleri kaldırmaktır. Başarılarımızın kaynağını kendimiz görürsek, aldanırız, nimet veren, bizi başarmak üzere imkânla donatan el-Fettâh’tır. Rabbimizin el-Fettâh isminin tecellileri ruhumuzda olmasa iki adımımızın arasını dahi açamaya güç yetiremeyiz. “Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. Onun tuttuğunu Ondan sonra salıverecek de yoktur. O Aziz’dir, Hakim’dir.” (Fatır 2)

İnsan fiili dua etmeden hayırlara ulaşamaz. (Allah’ın dilemesi hariç.) Mevlâ’mız bize çalışıp çabalamayı, tabir caizse, yeri geldiğinde elimizi taşın altına koymamızı, emretmiştir. Dua ve fiili dua; niyet ve eylem birlikteliği beraber hareket ettiğinde, el-Fettâh gibi, diğer esm-ı ilahiden kişi istifade eder. “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak olan ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resulüne iman eder, canlarınızla ve mallarınızla Allah yolunda cihat edersiniz, bu sizin için  hayırlıdır. Bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan bir yardım ve yakın bir fetih. Müminleri bunlarla müjdele.” (Saf 10-13)

Rasulullah (sav) mescide girerken; “Ey Allah’ım! Bana rahmet kapılarını aç” diye dua ederdi. O halde bizler de el-Fettâh ismiyle Rabbimizden, maddi ve manevi bütün rahmet kapılarını açmasını talep etmeliyiz. Fakat unutmamalıyız ki, Peygamberimiz bir aksiyonerdi; duasını daima fiili dua takip ederdi.

El-Fettah: Kişi sabah namazını kılıp iki elini sinesinin üzerine koyarak, bu ismi yetmiş kez derse, gönlünde zerre kadar pas ve pis kalmaz, gönlü  sevgiyle aydınlanır ve gönlüne Hakk’ın feyiz nurları dolar.

Namazdan sonra yetmiş yedi kere yâ-Fettâh denilse, Allah göklerin ve yerin kapılarını açar ve insana hikmetler ayan olur.

14.TAHKİK: Ya ALÎM

Alim aynı zamanda öğreticidir; Rabbimiz Âdem’i yaratmış ve ona esma-i ilahiyi ve esmanın bir şulesi olan varlık bilgisini öğretmiştir. Öğretilen/eğitilen Âdem soyu bu sebeple öğrenen ve öğreten olmuştur.

Alîm Allahü Teâlânın isimlerindendir. Alim; bilmek, tanımak ve bir şeyin künhüne vakıf olmak demektir. Alimin bildiğine de ilim denir. Kuran’da alim isminin  yaygın bir kullanışı söz konusudur.

Allahü Teâlâ alimdir; ilmi ebedi ve ezelidir, her şeyi hakkıyla bilen sadece Allah’tır. Kuran ifadesiyle, ilimden insana az bir şey verilmiştir ve insan o az bir ilimle bugünkü medeniyet seviyesini elde etmiştir. İnsanın ilmi terakkisi kıyamete kadar artarak devam edecektir.

Allah’ın ilmi; evveli ve ahiri, zahir ve batını, yerleri ve gökleri, zerresinden kütlesine kadar kuşatmıştır. Zaman ve mekan, zamansızlık ve mekansızlık, Allah’ın bilmesinde müsavidir; O, manevi yahut cismani, her bir varlığın alimi ve yegâne halikıdır.

Alim aynı zamanda öğreticidir; Rabbimiz Âdem’i yaratmış ve ona esma-i ilahiyi ve esmanın bir şulesi olan varlık bilgisini öğretmiştir. Öğretilen/eğitilen Âdem soyu bu sebeple öğrenen ve öğreten olmuştur.

Rabbimiz, yarattığı her varlığı ve her varlıkta gözüken fiilleri takdir edip palanlamıştır. Canlı cansız her varlığın hayatı aslında ilmi bir hayattır. Arı nasıl bal yapacağını, ağaç nasıl elma üreteceğini, kuşlar nasıl uçacağını, balıklar nasıl yüzeceğini, tavuk nasıl yumurta yapacağını fıtraten bilmektedir! Güneş de ne yapacağını biliyor! Yıldızlar nerede duracağının, dünya yörüngesinin, hayvan ve bitkiler işlerinin alimidir…

Ey insan! Rabbimiz ilim öğrenelim diye bize akıl, hafıza, zeka, hayal gibi özellikler verdi. Biz de bu özelliklerimizi kullanarak tabii ilimleri keşfettik, bilim ve teknoloji ürettik. Nice bilgiler öğrendik, öğrettik ve bu özelliğimiz gittikçe gelişmekte ve yaygınlaşmaktadır. Artık her türlü öğrenmeyle ilgili okullar bulunmaktadır. Bu okullarda yüz binlerce öğretmen erken yaşlardan itibaren milyonlarca çocuğa  eğitim ve öğretim yapmaktadır. Tüm dünyada öğrenmenin eğitim kuruluşları ve öğretene dayalı resmi bir yapısı olmasına karşın, cemaat, tarikat, camii hocası, Kuran kursları vasıtasıyla da dini bilgiler öğretilmektedir. Allahü Teâlâ insanı cahil olmayacak bir kabiliyette yaratmıştır; okula gitmemiş insanlar bile hayatın içinde tecrübeyle nice bilgiler elde etmektedir.

Görüyoruz; insana  araştırma, tecrübe etme ve öğrenme yolu açık bırakılmıştır. Varlık, tabii olarak alimken insan kesbi olarak (gayretiyle) alimdir. Alim olan Allah, cahil kulu ne yapsın; öğren ve öğret!

Hz. Muhammed (sav) ve Kuran, bizim din ve dünya hayatımızın ilmi kaynaklarıdır. Kuran’ı incelemez ve Kuran’dan öğrenmezsek, Hz. Muhammed (sav)’in hayatını araştırıp  örnek almazsak, gerçek bir dini hayata  sahip olamayız.

Ey insan! Kendimize bir bakalım; hangi organımızda cehalet vardır; hepsi de alimdir! Gözlerimiz kulaklarımız, ellerimiz ayaklarımız, saçımız kaşımız, ağzımız burnumuz; iç organlarımız!… Biz yekpare bir ilimiz! Cehalet bize yakışmaz; bizden zuhur eden her bir fiilin ilme, hikmete muvafık olması gerekir ki bir kıymet ifade etsin.

Unutmamalıyız ki; varlıklar, Allah’ın ilmiyle donatılmış durumdadır. Allah bize kesbi ilim için akıl verdi ve bu sayede bizi yer yüzünün halifesi kıldı.Cahil halife olur mu? Hiç olmazsa ilm-i hâl bilgilerini öğrenip ibadetlerimizi eksiksiz yapmak için gayret göstermeliyiz. Rabbimize karşı sevgimiz, saygımız ilmimiz nispetinde artacaktır. Bilmeyen bildiğini doğru zannedebilir; kişiye cehaletini gösteren ilmin varlığıdır. İrşat da ilimle olur. Kişinin takva sahibi bir Müslüman olabilmesi için dinde ilim sahibi olmak gerekir. “…Kulları içinde ancak alîmler, Allah’tan (gereğince) korkarlar…” (Fatır 28)

Esmanın havası:  “Yâ âlimel ğaybi veş şehâdeh.“ diye namazların sonunda (lOO)’er defa okuyanlar, görür gibi imana sahip olurlar, yani; Cenneti, Cehennemi, Allah’ı görür gibi imana ererler… el-Alîm ismini  kim zikrederse ona ilm-i ledünnîden keşfler nasip olur…

15.TAHKİK: Ya Gabid-Ya Bâsıt

Bolluk-darlık, sağlık-hastalık  hepsi birer imtihandır. En iyi cevap sabır ve şükür cevabıdır. Şükrediyorsan, sabrediyorsan korkma; sende tasarruf edenin kim olduğunu biliyorsun ve sen bilinçli bir Müslümansın, elhamdülillah.

“Men że-lleżî yukridu(A)llâhe kardan hasenen feyudâ’ifehu lehu ad’âfen keśîra(ten) va(A)llâhu yakbidu veyebsutu ve-ileyhi turce’ûn / Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. Sadece O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara 245)

Rabbimizin isimlerinden el Gabid; almak, tutmak, zapt etmek; el Bâsıt,  yaymak, döşemek ve açmak manalarını ifade etmektedir. Bu iki isim birbirlerine zıt anlamdadır. Başta hayat nimeti olmak üzere her türlü imkân Allah’a aittir.  O, el Gabid’dir; hayatı O verir, hayatı O alır; O, el Bâsıt’tir; kışı giderir baharı getirir, rızıkları karadan denizden her yana O yayar. O’nun cömertlik eli, her gün 7 milyarı aşkın insan ve sayısını Zât’ının bileceği kadar çok hayvan ve bitkiyi yedirip içirir ve O’nun hazinesi bitip tükenmez.

Bir, el Gabid tecellisi olarak, başta geçim sıkıntısı olmak üzere, maddi ve manevi diğer sıkıntılar, kişiyi Yaratıcıya yaklaştıran, kişinin olgunlaşmasını ve kişisel sınırlarını anlamasını sağlayan hikmetleri de içerir. Kişi, gün olur nimeter içinde yüzer (el Bâsit), gün olur geçim darlığı yakasına yapışır (el Gabid); gün olur kalbi bahar dereleri gibi sevinçle coşar, gün olur kalbi hüzün ve keder evine dönüşüverir. Bütün âlem ve münhasıran ‘imtihan olmakla yükümlü insan’, Rabbimizin kudret ve hikmet dairesinde evrilir durur. Gâh el Gabid gâh el Bâsıt isimlerinin tecellileri altında insan hâlden hâle girer. Sağlık hastalık, zenginlik fakirlik, savaş barış, bolluk darlık, zorluk kolaylık gibi hâller insanı olgunlaştırır, insanı Ahrete layık bir kul kılar.

el Gabid ve el Bâsit sıfatları insanlarda da vardır. Her iki ismin insandaki tecellilerini iyi gözleyenler, terbiye ve değer oluşturmada istifade edebilecekleri sırları da keşfedebileceklerdir.  Anne babalar, çocuk yetiştirirken, çocuklarına sürekli maddi imkanlar sunup hiç darlık ve sıkıntı yaşatmadıklarında, o çocuklar şımarık, öz güvenden yoksun, sorumluluk duyguları gelişmemiş bireyler olarak yetişebileceklerdir. Hayat bir kararda kalamayacağı için, bu da onların hadiseler karşısında zayıf düşmelerine ve hatta derin psikolojik sarsıntılar geçirmelerine sebep olabilecektir. Rabbmiz, bizi el Gabid ve el Bâsit tecellileri altında nasıl olgunlaştırıyorsa biz de sorumluluğumuz altındaki çocuklarımıza benzer bir metotla muamele etmeliyiz. Unutmamalıyız ki, esma-ı ilahi, bizim gerçek öğretmenimizdir; ‘esma’dan öğrenenip hayatlarına uygulayabilenler bilge kişi sıfatı kazanabilirler.

“Elbette sizi korku, açlık; mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara 155) O halde; el Gabid ve elBâsıt tecelllilerini bilmeden sevgi, güven ve huzur gerçek manada bilinemez ve elde edilemez. Allah’ın isim ve sıfatlarını öğrenmeden O’na karşı farkındalık mümkün olamaz. Farkındalık olmayınca da kişi sevgi, güven ve huzuru maddi imkânlarla ilgili sanıp onlara yönelecek ve kaybedenlerden olacaktır. Çünkü yazdan sonra güzün, güzden sonra kışın gelmesi mukadderdir! İnsan, Allah’a kul olmadan bu oluş-yokuluş dünyasında huzuru ve güveni elde edemeyecektir. Gerçek anlamda sevgi, güven ve huzur; ‘bedenim, bilgim, maddi imkânlarım bana ait değildir; benim dediğim şeylerin hepsini bana armağan eden ve bu imkânlarla nasıl bir hayat yaşayacağımı gözleyen benim Rabbimdir. O halde ben O’na karşı farkınladığımı kaybettiğim zaman rızasından uzaklaşmış alacağımdan, kaybeden ben olacağım. Farkındalık hâlinde bu hayatı yaşarsam, Rabbimin rızası için vereceğim bir sadaka yahut bir selam bile, benim için gerçek bir kazanç olacaktır’ diye düşünenler, el Gabid ve el Bâsıt tecellilerinden gelen imtihan sorularını sabır ve şükürle karşılayabileceklerdir.

Sağlığımızla ve maddi imkânlarımızla şımarmamalıyız. Çünkü her ikisi de imtihan araçlarıdır. Allah onlarla ne yapacağımıza bakıyor; rızasını mı kazanıyoruz yoksa nefsimize mi kulluk ediyoruz? Sağlığımız bozuldu; maddi imkânlarımız azaldı; üzülmemeliyiz, çünkü bu hâller birer imtihan sorusudur. İsyan mı edeceğiz şükür mü edeceğiz, bu sorular olmaza bu cevaplar da olmayacaktır. Bolluk-darlık, sağlık-hastalık hepsi birer imtihandır. En iyi cevap sabır ve şükür cevabıdır. Şükrediyorsan, sabrediyorsan korkma; sende tasarruf edenin el Gabid ve el Bâsıt olduğunu biliyorsun sen bilinçli bir Müslümansın, elhamdülillah.

Esmanın havası: Kâbîd ismini kırk gün kırk parça ekmeğe yazıp yediğinde Mâlik olan Mevlâ ruhu kabzederken kişiye zahmet vermez. Kişi seher vaktinde on kere yâ Bâsit ismini söylese Hakk o kuluna dünya nimetlerini yağmur gibi yağdırır.

El-Kâbîd: Bir ekmeği kırk parça yapıp her parçaya bu isim yazıldıktan sonra her sabah bu kırk lokmanın birini yese kırk günün sonunda kişi temiz bir insan olur. Açlıktan yana da pervası olmaz. El-Bâsît: Kim hacet için elini kaldırsa ve bu ismi on defa okusa ihtiyaçtan kurtulur ve ona her taraftan kapılar açılır.

16.TAHKİK: Ya Hâfıd-Ya Râfi

Ey insan! Kâfirlerin parıltısı gözünü kamaştırmasın; onlar, cehennemle alçaltılmıştır. İman sahibi şu mazlumları ise sahipsiz sanma; onlar, cennetle yükseltilmişlerdir… Hâlimize de dikkat etmeliyiz:  Allah’a yakınsak yükseltilenlerdeniz; Allah’tan uzaksak, alçaltılanlardanız!

el Hâfıd er Râfi Rabbimizin sıfatlarındandır. Anlamları zıttır. Vâkı’a suresinin üçüncü ayetinde iki sıfat bir arada “Ḣâfidatun râfi’atun” şeklinde zikredilmiştir. el Hâfıd; alçaltan, indiren; er Râfi ise yukarı kaldıran yükselten manasındadır.

Cenâb-ı Hak zalimlerin hasmıdır; yaşadığımız günler ve tarih bize gösteriyor: Zalim hükümdarlar, krallar, generaller, askeri ve sivil şefler, firavunlar, nemrutlar, teröristler, yalancılar, talancılar, arsızlar… Haksız hukuksuz fiillerin faili kimseler, ekserisi daha dünyadayken belasını bulmaktadır. Ahrette ise, bu müstebitlerden gerçek bir hesap sorulacaktır. Mazlumlar ayağı kaldırılacak, zalimler ise zilletle çökertilecekler. Dünyada para, kudret, şan şöhret sahibi nice zalim kişi, ahretin en zelil ve en zavallı bir mahlûkuna dönüşüverecektir.  Zavallı, çaresiz sanılan kimseler ise yüceltilecekler. İşte bu el Hâfıd ve er Râfi sıfatlarına sahip Rabbimizin bir vadidir.

Müminler ana babalarına, çoluk çocuklarına, hısım akrabalarına, konu komşularına karşı iyi davranmayı, kimseye zulmetmemeyi, kimseyi azarlamamayı, herkese güzel söz söylemeyi, alçak gönüllülükle hareket etmeyi, kimsenin malına, canına, ırzına göz dikmemeyi, merhametli olmayı bir imanı bir sorumluluk kılmıştır. Aksi davranış zulümdür; zalim el Hâfıd’ı karşısında bulur. Muzlum ise er Rafi’nin himayesinde hakkını alır.

Öyle ise ey insan! Dünyadaki başarı haksızlıklarla elde edildiyse kişi zalimdir; dünyada kendini yüksekte görenler; ahrette gerçek değerleriyle yüzleşirler. Bugün dünyada 3 milyar insan günlük 2 dolarla geçinmeye çalışıyor. Petrol, doğal gaz, değerli madenler için ülkeler yağmalanıyor, milletleri öldürülüyor. Onları ezen ve sömürenler ise refah içinde yüzüyorlar. Ahrette, zulüm ile abad olanların akıbetlerinin berbatlık olacağı asla unutulmamalıdır. Eğer dış başarı Allah’ın Kuran’da emrettiği çerçevede gerçekleştiyse ne âlâ yoksa gör ki ne bela! Kuran; niyetlerimizi, sözlerimizi ve eylemlerimizi test edebileceğimiz ilahî yegâne hayat kılavuzudur.  Herkes kendi hâlini Kuran’la test edip el Hâfıd yahut er Râfi dairelerinden hangisine yakın olduğunu anlayabilir.

Ey insan! Kâfirlerin parıltısı gözünü kamaştırmasın; onlar, cehennemle alçaltılmıştır. İman sahibi şu mazlumları ise sahipsiz sanma; onlar, cennetle yükseltilmişlerdir. Bize bir ölçü: Allah’a yakınsak yükseltilenlerdeniz; Allah’tan uzaksak, alçaltılanlardanız! Hakkı destekle, batılı reddet! Mazlumu koru, zulme karşı çık! Elinle dilinle bir şey yapamıyorsan hiç olmazsa kalbinle kötülere buğzet. İmanın ve Kuran’ın düşmanlarına düşman ol, İman sahibi Kuran müminlerine de sahip çık; onların yükselmesi için gayret et.

er Râfi ismini sabah namazından sonra 351 defa okuyan kimsenin derecesi yükselir.

17.TAHKİK: Ya Muizz-Ya Muzill

Haline bak; el Muizz, el Muzill, hangi tecelliye muhatapsın?

Ey insan! Kendini ve sorumlu olduğun kimseleri daima kontrol etmelisin. Namaz kılıyor, zekât veriyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, helal ve harem dairesine dikkat ederek hayatlarınızı helal dairesinde yaşıyorsanız, size ne mutlu; çünkü siz el Muizz’in koruması altındasınız. Aksi durumdaysanız, el Muzıll dairesinde kalmış birer zavallı olduğunuzu bilmelisiniz. Fakat İslâm’da ümitsizlik yoktur; tövbe eden, niyetini ve amelini düzelten her kesi Allah, zillet çukurundan çıkartıp izzet semasına eşsiz bir yıldız yapar.

Allü Teâlâ’nın sıfatları olarak Muizz: Aziz, güçlü, galip kılan ve şereflendiren; Muzill ise zelil, hor, hakir kılan ve makamını aşağı indirendir. Bu iki ismin bütün varlıkta tecellisi var. Biz sadece insana bakan yönü üzerinde durmak istiyoruz:

EL-Muizz: Kulun niyet ve fiilinde Allah rızası varsa niyeti ve fiili, sahibi için şeref ve manevi bir makamdır ki, kişi niyeti ve ameliyle onu elde etmiştir. el Muzill: Kulun niyetinde ve fiilinde Allah’ın rızası yoksa; o niyeti ve fiili sahibi için alçaklık, şerefsizlik ortaya çıkaracaktır ki, kişi niyeti ve ameliyle bu aşağılık hâlleri elde etmiştir. Her iki hâli kişinin niyet ve ameline bağlı olarak yaratan ise el Muizz ve el Muzill olan Rabbimizdir.

İman yükseklik, inkâr alçaklıktır; müminler üstündür, kâfirler ise alçak kimselerdir. Müminler el Muizz tecellileri altındayken kâfirler el Muzill tecellileri altındadır. Bir kulundan Allah razı olmuş diğer kulundan razı olmamıştır. Razı olmadığını cehenneme koyacak, razı olduğunu ise cennetine koyacaktır.

Ekseri İnsan yüksekliği-alçaklığı, varlığı- yokluğu, iyiyi-kötüyü… dünya imkanlarıyla ilgili görürler. Çok paraya sahip olmak ya da siyasi veya idari makamlara seçilmek, terfi etmek, lüks giymek, pahalı yerlerde yeyip içmek, gezip tozmak, eğlenmek başarı; şan, şeref, şöhret sanılmaktadır. Kulların gözündeki bu değerlendirme, kulların sahibi katında aksi olabilir. Yukarıda ifade etttiğimiz gibi, Allah indinde bir şeyi değerli yahut değersiz kılan, o işte kişinin Allah’ın rızasını göztmiş olmasıdır; niyeti ve ameli hangi bağlamda gerçekleşmişse kişi ona göre değer kazanmaktadır. Niyetinden ve amelinden razı ise, sahibi bir toprak işçisi olsa, o kişi Allah katında üstündür; izzet bulmuştur! Niyeti ve ameli Allah’ın rızasında uzak ise, kişi devletin başı olsa, o kişi Allah katında alçalmıştır; zillete mahkûm olmuştur.

O halde ey insan! Niyetini ve fiilini daima kontrol altına tutmalısın. İnsan ve mümin olarak yaratılman ve imanla şereflenmen sana öyle bir yükseklik vermiştir ki ebedi cennet bunun karşılığı olmuştur. İman da nedir? dersen ve nefsin arzuları peşinde başarı ve mutluluk ararsan cehennemin senin için hazırlandığını unutma!

Ey insan! Kendini ve sorumlu olduğun kimseleri daima kontrol etmelisin. Namaz kılıyor, zekat veriyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, helal ve harem dairesine dikkat ederek hayatlarınızı helal dairesinde yaşıyorsanız, size ne mutlu; çünkü siz el Muizz’in koruması altındasınız. Aksi durumdaysanız, el Muzıll dairesinde kalmış birer zavallı olduğunuzu bilmelisiniz. Fakat İslâm’da ümitsizlik yoktur; tövbe eden, niyetini ve amelini düzelten her kesi Allah, zillet çukurundan çıkartıp izzet semasına eşsiz bir yıldız yapar.

18.TAHKİK: Ya Semi’u

Ey İnsan! Gerçek akıl sahibi Kuran’ı işitip işittiğiyle amel eden kimsedir. İşitip amel eden Kuran insanı, yeryüzünün Halife’sidir.

Rabbimizin es Semî ismine, işitmek ve işittiğinin gereğini yerine getirmek anlamı verilmiştir. Kuran’da kırk beş kez zikredilmiştir:

“…Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz işiten ve bilensin.” (Bakara 127);

“…Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz duayı hakkıyla işitensin.” (Ali Imran 37);

“…Allah da buyurdu ki: Korkmayın, çünkü Ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” (Taha 45-46);

“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmalarınızı işitir. Çünkü Allah işiten ve bilendir.” (Mücadele 1);

“… şüphesiz Allah işitendir ve yakındır.” (Sebe 50);

“…Muhakkak ki Allah, hakkıyla gören, hakkıyla işitendir.” (Hac 61);

“Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Mücadele 7)

Allah, hidayete erelim diye bize Kuran indirmiştir. Kuranla değil de nefsimize uyarak yaşarsak hayvan mertebesine inmiş oluruz. Bir adam bir ineğin yanında yirmi dört saat ‘namaz kıl’ ayetini okusu o inek o çağrıyı işitip anlamayacaktır. İşte bazı insanların Kuran’a yaklaşımı da bu şekildedir. Kuran’a değer vermeyip onun hidayet çağrısına kulak asmayanlar nefisleriyle baş başa kalırlar.

Allah’ın kelamı olan Kuran’ı okuyup yahut dinleyip gereğini yapmamız gerekir ki dualarımız kabul edilsin. Kuran’ı işittiği halde ‘işitmemiş gibi’ yapanlar, adam yerine konulup değer verilmesini nasıl beklerler?  Adam; Allah’ı işitip iman ve itaat edene denir. İşte o zaman kişinin “Ya Rab! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al” diye dua etmesi yakışık alır. İşittiği halde lakayt davranan, günahtan vaz geçmeyen, kulluk görevlerini yapmayan birinin duasına icabet edilmeyecektir.

Bugün Kuran çokça okunuyor; radyolarda, TV’lerde gün boyu Kuran okunan kanallar bile mevut. Ancak bu okumalar İslam toplumunun ıslahında bir rol üstlenebiliyor mu? Kuran okuması Müslümanların hayatını değiştirmiyorsa, işitilen ancak itaat edilmeyen bir dinin mensubu olmaktan ne elde edilebilir?  En fecisi de işitildiği halde Kuran’a itaat edilmeden yaşanılmasının kişileri huzursuz etmemesidir. Düşünmeli ki, Kuran’a itaatsizlik sadece kâfirleri huzursuz etmez!

Ey İnsan! Gerçek akıl sahibi Kuran’ı işitip işittiğiyle amel eden kimsedir. İşitip amel eden Kuran insanı, yeryüzünün Halife’sidir. Söz ve eylemleriyle Allah’a ve Resulüne muhalefet eden kimseler ise artık Allah’ın yeryüzündeki ‘Halifeleri’ değildir.

Perşembe günleri namazları müteakip es-Semi ismiyle beş yüz kez zikir ve dua edildiğinde kişinin hasret ve gamının gideceği ve muradına erebileceği ifade edilmiştir.

19.TAHKİK: Ya BASÎR

Ey insan! Basiretli bak; hakkı ve batılı gör. İdrakin ve ihatan keskin olsun. Sadece gözün gördüğüne kanma, olayların arka planını görmeye çalış ki, aldanmayasın.

Basir; gören,  kavrayan, öngörülü, basiretli, bilen, haberdar anlamındadır. Allahü Teâlâ için ise el-Basîr ismi;  her şeyi zahiri, batını, evveli ve ahiriyle görüp işiten ve bilen anlamındadır. (Allah’ın ilim sıfatı ile ilgili isimleri; el-Alîm, el-Latîf, el-Habîr, es-Semî’, el-Basîr, eş-Şehîd, el-Karîb, el-Hafîz, er-Rakîb, el-Muhît, el-Muheymin, el-Vekîl, vb.dir.)

Kuran’da Rabbimiz el-Basîr ismini bize pek çok ayetinde tanıtmıştır:

“…Allah, yaptıklarınızı görmektedir.“ (Bakara 265)

“…Allah kullarını çok iyi görmektedir.” (Âl-i İmrân 20)

“…Çünkü Allah her şeyi görmektedir.” (Nisâ 33)

“Allah buyurdu ki, korkmayın! Çünkü ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.” (Taha 46)

“Gözler O’nu görmez, hâlbuki O bütün gözleri görür. O eşyayı çok iyi bilen, her şeyden ince ince haberdar olandır.” (Enam 103)

“…Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Enfâl 72)

“De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.” (İsrâ 96)

Görme Allah’ı bilmek demektir ki, insana fayda sağlayan görme budur: ‘Ben görüyorum!’ sözü bir Müslüman için Allah’a kulluğu sağlamıyorsa, gerçekte o kişi görmüyor; ‘basarı’ ve ‘basireti’ kapalıdır! Nitekim Araf suresinin 179 ve 198’nci ayetlerinde şu ikaz yapılmıştır:

“Andolsun biz cinlerin ve insanların birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındır. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” (Araf 179)

“…Onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.” (Araf 198)

Rasulullah (sav) de şöyle buyurdu:

“İhsan, Allah’ın seni gördüğünü bilerek yaşamandır. Sen O’nu görmesen de  O seni görmektedir.”

Sadece gözün gördüğüne kanmamalı, olayların arka planını görmeye çalışmalıdır ki, kişi aldanmasın ve aldatmasın. Bunu yapamıyorsak gerçekte ne görüyoruz ne de işitiyoruz demektir.  Çünkü görmek ve işitmek gördüğünden ve işittiğinden etkilenmeyi gerektirir. Hakkı gören ve işiten Allah’ı ve O’nun emirlerini düşünür; namazını kılar, orucunu tutar, zekâtını verir, O’nun varlık kitabını, Kuran gibi, okuyup anlamaya çalışır; tekâmül eder; nefs-i emmaresini (Rabbinden uzaklaşmış nefis) hiç olmazsa nefs-i levvama (kendini kınayan ve kulluğa meyleden nefis) mertebesine çıkarmadan ölmemeye çalışır.

Ey insan! En büyük körlük Allah’ın Kitabı Kuran’ı görmemektir; güneş olmadan nasıl baş gözü körse; Kuran güneşi olmadan da akıl ve vicdan gözü kördür. Basiretli bakış, Kuranî bakış demektir. Basiret, bir şeyin gerçeğini anlamak ve gereğini yapmaktır.  İç temizliği, iç aydınlanması basiretli bakışın bir sonucudur. Kuran’la aydınlanmamış akılda basiretli bakış gerçekleşmez. ‘Basiretim oluşsun ve artsın’ isteniyorsa, Kuran’ı duvardan indirip dolaptan çıkarıp okuyup anlamaya çalışmak ve anladığıyla amel etmek gerekir. Kuran’ın her bir ayeti bir ışık kaynağıdır; üzerinde düşündükçe bizi aydınlatır, her bir ayet ışığımızı artırır, nihayet nurlu bir zât oluruz; basiretle bakmaya ve hakikati görmeye başlarız, inşallah.

Not: “Basîr ismini her Cuma namazının farz ve sünnetinde kişi yüz kez okursa Allah onun basiret gözünü açar; kalp gözü görür,”; “Bu ismi her gün sabah namazından sonra 302 defa zikretmeye devam eden kimseye gizli işler açılır, gizli olaylar ve sırlar gösterilir,” denilmiştir.

20. TAHKİK: Ya Hakem

Ey insan! Mahkeme-i Kübra’da aleyhine karar çıkmasını istemiyorsan hayatına dikkat etmelisin. Hakem ismi sende de tecelli etmiştir; Mahkeme-i Kübra’da yargılanmadan önce kendini yargılamalı, kendi kendinin hakemi olmalısın!

el Hakem Rabbimizin yüce isimlerindendir. Bir sıfat olarak Hakem ismi,  varlığa hâkim olan ve varlığa hükmeden manasındadır. Allahü Teâlâ hâkimdir, hükmeder; her varlığın hakkını hukukunu, günahını sevabını hükmüyle değerlendirir. Doğru ile yanlışı O ayırır, ahrette Mahkeme-i Kübra kurup herkesi O yargılar ve herkese hakkını O verir.

Kuran’da Hakem ismi şu iki ayette geçmektedir:

“Allah size Kitab’ı açık açık indirmişken O’ndan başka bir hakem mi isteyeyim? “ (Enam 114) “… Allah aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O hâkimlerin en iyisidir.”  (Araf  87)

Allah (cc) her şeye şahittir; şahit olmasa hakem olamazdı. O görür, işitir, bilir ve kudret sahibidir; bu yüzden hakemliği mutlaktır. Hakem sıfatı insanlarda da vardır; ancak insanlarda göreceli olan bu sıfat Rabbimizde tam ve kâmil manada tahakkuk etmiştir. Mutlak anlamda hüküm sahibi sadece Allah’tır.  O, öyle bir hakemdir ki, zerre miktar sevap zerre miktar günah, herkesi ameliyle eksizsiz yargılar ve haklarını verir.

Ey insan! Mahkeme-i Kübra’da aleyhine karar çıkmasını istemiyorsan hayatına dikkat etmelisin. Hakem ismi sende de tecelli etmiştir; Mahkeme-i Kübra’da yargılanmadan önce kendini yargılamalı, kendi kendinin hakemi olmalısın. Aleyhine de olsa doğruluktan ayrılmamalı, kendini yargılarken hak ile hüküm vermeye çalışmalısın. Yatmadan önce günün muhasebesini yapmalı, amellerine ve muamelatına bakmalısın; başkasının hakkına tecavüz ettin mi, Allah’ın emrettiği ibadetleri bi hakkın yerine getirdin mi? Mesela beş vakit namazını, kurallarına uyarak, huşu içinde kıldın mı? Beş duyunda gün boyu neler cereyan etti; bunlardan hangileri senin aleyhine hangileri senin lehinedir? Vicdanını rahatsız eden yahut içine huzur veren olaylar hangileridir? Eğer her gün bu muhasebeyi yapma alışkanlığı edinirsen Rabbine karşı farkındalığının artacağını bilmelisin. İç kontrolü, eylem kontrolünü temin edecek ve bu da sana daha adil bir hayat yaşama imkânını kazandıracaktır.

Not: Hakem ismini 668 defa “Ya Hakem” diye zikreden kimse “Allahümme inni es-elüke en takdi haceti” diye dua ederse istediğini elde edebilir yahut gece yarısı 68 defa okumaya devam eden, gizli sırlara ve hikmete mazhar olur; ya da haklı olduğu bir davayı kazanmak isteyen kimse, üç gün riyazetle oruç tutup sabaha karşı (4624) kere “Ya Hakem”  diye zikrederse ve sonunda secdeye kapanıp istek ve ihtiyaçlarını dua ile Allah’a iletirse duası kabul olur ve davasını kazanır, denilmiştir. Bir başka kaynakta ise şu öneride bulunulmuştur: Bir kimse gece yarısı abdestli olarak, 100 defa El-Hakem ism-i şerifini  “Ya Hakem Celle Celalühü” diyerek okursa ilahi sırlarla dolar; kim, gece yarısı uzun bir müddet abdestli olarak El-Hakem ism-i şerifini  “Ya Hakem Celle Celalühü” diyerek okursa, sahih ve sağlam bir itikada sahip olur.

 

21.TAHKİK: Ya Adl

Ey İnsan! Adalet doğru olmak, doğru yolu göstermek, doğru yolda bulunmak demektir.  Kişi hevâ ve hevese uyduğunda artık adil olamaz. Adaleti yerine getirip de ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun’ diyen adam ne bahtiyar adamdır.

El-Adl, Rabbimizin bir ismi olarak şu anlamlara gelmektedir: Hüküm ve kararlarında adaletsizlik yapmayan; gerçek ve tek adil olan Allahü Teâlâ.  Kuran’da bu durum şu ayetle bildirilmiştir: “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir.” (Nisâ 40) Evrendeki nizam bu ismin bir tecellisidir.

El-Adl olan Allah her işinde adaletlidir; her varlığı ve her nesneyi yerli yerinde halk etmiştir. Rabbimizin tüm fiillerinde, ölçülülük, biçimlilik, tutarlılık, uyumluluk vb. kozmik düzeyde muazzam bir denge gözükür. Halikımız her şeyi doğru tartmış doğru hükmetmiştir; her işi adalet üzeredir. İşlerinde ifrat ve tefrit, sehiv ve hata söz konusu değildir; her şeye adil ve mutedil davranılmıştır.

Rabbimiz el-Adl olduğu gibi yarattığı insanlardan da işlerini adaletle yapmaları istenmiştir. Emanetleri ehline vermek, insanlar arasında hükmedildiğinde adaleti gözetmek, kendinin ve yakınlarının aleyhine de olsa hakkı söylemek, hakka taraftarlık ve rıza göstermek, Müslümana birer Kuran ilkesi olarak emredilmiştir.

Yine birer Kuran ilkesi olarak zikredilen akitleri yazmak, şahit tutmak, ölçüye, tartıya riayet etmek prensipleri hep hakkı ayakta tutmak gayesine matuftur. El-Adl, mümin kimseden daima adalet beklemektedir. Kinini din yapanlar adil olamazlar. Müslüman o kimsedir ki, düşmanına da adaletle muamelede bulunur.  Çünkü “Allah âdil olanları sever.” (Maide 42)

Adaletsizlik bozgunculuğun mayasıdır.  Bu yüzden Rabbimiz Kuran’da şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. “ (Nahl 90) Aksi davranışlar ise kimsenin yanına kar kalmaz: “Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.” (Enbiyâ 47)

El-Adl her iki âlemde kullarıyla beraberdir; dünya ahret her ikisinde de düzen süreklidir. “İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki, ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum…” (Şura 15)

Ey İnsan! Adalet doğru olmak, doğru yolu göstermek, doğru yolda bulunmak demektir.  Kişi hevâ ve hevese uyduğunda artık adil olamaz. Adaleti yerine getirip de ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun’ diyen adam ne bahtiyar adamdır.

Ey insan! Ayette buyuruluyor: “Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak 3) Anlamalıyız ki sözde eylemde ölçü aşıldığında bizi bekleyen adaletsizliktir.  Kuran, hak ve yükümlülüklerimizin kaynağıdır.  Kuran ilkeleri duygu, düşünce, tutum ve davranışlarımıza bir ölçü koymuştur. Madem bize hükmetme yetkisi verildi; o halde biz de nefsimize, ilişki ağımızdaki insanlara ve tabiata kararışı adaletle, ölçüyle hükmetmeyi kendimize şiar edinmeliyiz.

El-Adl esmasından bazı istifade usulleri:

El-‘Adl: Kim 20 parça ekmek üzerine bu ismi yazıp her Cuma gecesi yerse Hakk ona halkı musahhar kılar ve kişide evliya ahlakı gözükür. El-Adl ismi şerifini 114 defa okuyanın gönlünde adalet hissi kuvvetlenir, işlerini yaparken adalete uygun hareket eder.

 

22.TAHKİK: Ya Latif-Ya Habir

Sonsuz varlık, sorunsuz bir şekilde var oluyor! İşte bu, “el-Latif” ve “el-Habir” olan Rabbimizin ilim ve kudretinin tecellileridir.

Latif ve Habir Rabbimizin ilmini gösteren sıfatlardır. Allah, ‘latif’tir; her varlığa, zerresinden kürresine kadar nüfuz eder; fakat hiçbir varlık O’na nüfuz edemez. Allah ‘habir’dir; her varlığın dünya ve ahretteki mahiyetini, ihtiyacını ve fiilini bilir, karşılar; fakat hiçbir varlık O yüce yaratıcıyı gerçek manada bilemez.

En’am 103. ayet şöyledir: “Lâ tudrikuhu-l-ebsâru vehuve yudriku-l-ebsâr vehuve-llatîfu-lḣabîr /Gözler O’nu göremez; hâlbuki O, gözleri görür. O, eşyayı bilen, her şeyden haberdar olandır.”

Mülk suresi 14. ayette şu açıklama yapılmıştır: “Elâ ya’lemu men ḣalaka ve huve-lletîfu-lḣabîr/ O, yarattığını bilmez mi? O, Latif’tir; Habir’dir.”

Yusuf suresi 14. ayete de şu bilgi verilmiştir: “…inne rabbî latîfun limâ yeşâ, innehu huve-l’alîmu-lhakîm/ Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O, çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.»

Hac suresi 63. ayette ise “el-Latif” ve “el-Habir” ismi karşımıza şu şekilde çıkmaktadır: “Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen fetusbihu-l-ardu muḣdarra(ten) inna(A)llâhe latîfun ḣabîr/ Görmez misin, Allah, gökten yağmur yağdırır da yeryüzü yemyeşil olur; Allah, lütuf ve ihsan sahibidir, her şeyden haberdardır.”

Lokman suresi 16. ayette ise şöyle buyurulmaktadır: “Yâ buneyye innehâ in teku miśkâle habbetin min ḣardelin fetekun fî saḣratin ev fî-ssemâvâti ev fî-l-ardi ye/ti biha(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe latîfun ḣabîr/ Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti: Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”

Şûarâ 19. ayeti kerimede ise Latif ismi karşımıza şu şekilde çıkmaktadır: “Allâhu latîfun bi’ibâdihi yerzuku men yeşâ ve huve-lkaviyyu-l’azîz/ Allah, kullarına lütfeder, dilediğini rızıklandırır. Kuvvetli olan da güçlü olan da O’dur.”

Yağmur ve benzeri nimetler “el-Latif” ve “el-Habir”in birer cilvesidir ve kesintisiz devam eden envaı çeşit nimetin kaynağını gösterir. Nimetler, kesintisiz devam ettiğinden insan çoğu kez nimetin farkına varamıyor ve hatta kıymetini de anlayamıyor. Güneşin her gün doğması, her gün gecenin gelmesi bu muhteşem hadiseleri fark edilemez kılıyor. Düşünmek lazım; bir yıl yağmur yağmasa acaba sonuçları ne olurdu!

Demek ki, “el-Latif” ve “el-Habir” sıfatlarının şümulündeki varlık, içten ve dıştan, tam anlamıyla kuşatılmıştır. Gizli bir şey yoktur; Allah, her şeyi içten-dıştan görmekte ve bilmektedir. Rızık, sadece midenin doyması değildir; her canlının her bir hissiyatın ulaşan gıda, tat, ses, koku, his vb. haller hep birer rızıklandırılmadır ve bunu her an “el-Latif” ve “el-Habir” olan Allah’tan başka gerçekleştirecek kim vardır?

Sonsuz varlık, sorunsuz bir şekilde var oluyor! İşte bu, “el-Latif” ve “el-Habir” olan Rabbimizin ilim ve kudretinin tecellileridir.

Ey insan! Senden haberdar olmayan sana lütufta bulunabilir mi? Rabbimiz halimizi, ihtiyacımızı bilip bize yirmi dört saat boyunca ikramda bulunuyor. “el-Latif” ve “el-Habir” isimlerine madem biz de muhatabız, öyleyse çevremize karşı kör ve sağır olmalıyız; ilişki kurduğumuz her bir insana ve tabiata karşı habir ve latif müminler olarak muamelede bulunmalıyız. Gözetiliyoruz, gözetelim! Korunuyoruz, koruyalım! Seviliyoruz, sevelim! İkram ediliyoruz, ikram edelim! Faydalandırılıyoruz, faydalandıralım.

Not: İsimlerin havâssı: El-Latif ismini kim günde yüz kez okursa gam kasavet gider; gününü huzurlu ve mutlu bir şekilde geçirir, çeşitli lütuflara mazhar olur. Bir başka öneri: Latif ismini yüz kez okuyan evlilik yapmamış kadının talihi açılabilir.

El-Habir: Bu yüce ismi çokça zikreden kişilerin ise, kötü huyları kaybolmaya başlar, kalpleri güzelleşir, denilmiştir. Bir derde giriftar olan kişinin, el-Habir ismine devam etmesi durumunda, sıkıntısından halas olması umulur.

23.TAHKİK: Ya Halîm-Ya Gafur

Aile içi şiddet, hırçınlık, dedi-kodu, yalancılık, evliliklerin sona ermesi,  halim-selim insan olmak ve insan yetiştirmek yöntemini kaybettiğimizden dolayıdır ki çoğalıyor.

Halim isminin sözlük manası şöyledir: Yumuşak huyluluk, sert olmamak, acele etmemek, gücü olduğu halde kuvvete değil, akla dayanarak iş görmek. Rabbimizin bir ismi olarak ise, el-Halîm; kötülüğe hemen ceza vermeyen, tövbe ederler diye kullarına zaman tanıyan, müsamahakâr davranan, isyanlarına karşın onlara rızık vermeye devam eden, anlamındadır. Gafur sözcüğünün lügat anlamı ise şöyledir: Merhametli, affedici. Rabbimiz Halîm ve Gafurdur. Bu iki isim Kuran’da birçok ayette iki isim ‘ġafûrun halîm’ şeklinde zikredilmiştir. Çok sayıda ayette ise ‘ġafûrun rahîm‘ şeklinde ifade buyrulmuştur. Allah bağışlayandır, halîmdir; günahlarından dolayı onları hemen cezalandırmaz, süre tanır.

Rabbimizin kâinattaki sünnetullahına baktığımızda O’nun yarattığı varlığa karşı merhametli ve affedici olduğunu daimi bir durum olarak görmekteyiz. Herkes kendisini bilir; gizli açık ne tür halleri vardır; helal haram ne işler yapmaktadır, doğru yanlış nelerin peşinde koşmaktadır! Rabbimiz ise bizi bizden iyi bilir; O, her anımızı, biz uyurken bile, yakından takip etmektedir. O, kişinin şahdamarından kişiye daha yakındır!

Bir suç işlesek, suçumuz yasalara aykırıysa, görevliler kısa sürede bizi yakalar, hâkim karşısına çıkarır, hâkim de cezamızı verir. Rabbimiz ise, bize daima bir tövbe süresi tanır, suçumuzun, kabahatimizin, günahımızın farkına varmamızı bekler, bizi hemen cezalandırmaz. Çünkü Rabbimiz, O’na ihtiyacımız olduğunu bildiğinden bize Halîm ve Gafur ismiyle muamele eder.

O halde ey insan! Halîm sıfatını sen de takın! Aile reisiysen çoluğuna çocuğuna karşı hiddet göstermekten çok halim salim biri ol da onlara yumuşaklıkla muamele et. Amirsen personeline karşı yumuşak davran, onlara, işlerindeki kimi ihmal ve kusurlar nedeniyle hemen çıkışma; doğruyu anlat ve yanlışı düzelt, terbiye et ki halleri ve işleri terbiyeli olsun.

Efendimiz Hazreti Muhammed (sav)  çok halim idi. Peygamberlerin tamamında yumuşak huyluluk, gönül genişliği vardır, onlar helak değil, hidayet rehberleriydi. O halde ey insan; sen de madem dindarsın, her işinde peygamberlerin adımlarını takip et ki dünyada senden kimse incinmesin. Eğer halim ve gafur sıfatları sende de tekâmül ederse o zaman kendini inciten ve incinen görmezsin. Hayırlı ve salih kimse olmak için çabalamalıdır. Gazap, hiddet, şiddet göstermek ise kişinin en yakınlarını bile, fiziken olmasa bile, kalben uzaklaştırır. Ama eğer kişi gafur bir insan, halim-salim bir er oğlu er olursa,  Allah Teâlâ da o kulunu sever; Allah (cc) kimi severse insanlar da onu sever!

En büyük erdemlilik yumuşak huyluluktur. Unutmamalı ki demiri yumuşatan, yılanı deliğinden çıkartan, tatlı dil ve güzel huydur; halim ve gafur kimse olmaktır. Güzel ahlak, halim ve gafur sıfatlarının kişinin duygu düşünce tutum ve davranışında gözükmesi demektir. Halim-salim bir toplum halim-salim ana babaların bir eseri olabilir ancak. Aile içi şiddet, hırçınlık, dedi-kodu, yalancılık, evliliklerin sona ermesi,  halim-selim insan olmak ve insan yetiştirmek yöntemini kaybettiğimizden dolayıdır ki çoğalıyor.

Halim-salim olmak, merhametli davranmak, kimsenin işine gücüne karışmamak demek de değil. İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek, her Müslümanın nefsine ve sorumlu olduğu kimselere karşı bir kulluk görevidir.  Kuran’ın kırmızıçizgilerini aştığında kişi kendi nefsini kınadığı gibi, sorumlu oluğu kimseleri de kınama hakkına sahiptir; hele ana-baba ise. Oğlum-kızım istediğini yapar, ben onlara karışmam! diyen bir Müslümanın hem kendi hem de çoluk-çocuğu büyük bir tehdit altında demektir. Kişinin, halim-salim ve merhametli olması aptal olması yahut duyarsız olması demek değildir; tam aksi geçerlidir: Mümin kişi Allah’ın emrini nefsine ve çevresine emredip nehyinden sakındırırken, metot olarak, sabırlı olmayı, tatlı dilliliği, güler yüzlülüğü bir yöntem olarak kullanan kişidir.

Fussilet suresinin otuz dört ve otuz beşinci ayetleri bize şu talimatı verir: “Kötülükle iyilik bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluverir. Bu huy, sabredenlerden başkasına verilmez ve akıldan, tedbirden büyük bir hisseye sahip olmayanlara bu huy, nasip olmaz.”

24.TAHKİK: Ya Şekûr

Müslümanca hayat şükre adanmış bir hayat demektir… Allah’a daima şükret, kullarına da teşekkür et! Kendini de test et; eğer insanlara teşekkür etmiyorsan gerçekte Allah’a da şükretmiyorsun demektir.

Şekûr, çok şükür ve teşekkür eden,  minnettar, memnun, demektir. Kul, Allah’tan O’nun dünya imtihanından razı olursa Allah’ta kulundan razı olur. Kul, Allah’ın emir ve yasaklarına razı olur ve ibadet emirlerini teşekkürle karşılarsa, Rabbi de ona büyük değer verir.

Bu değer nedir?

Allah (cc), itaatkâr kullarını cennetle ödüllendirecektir. Cennet, müminlere az bir ibadet karşılığında verilen sonsuz bir nimettir. Rabbimiz, müminlerin az, fakat sırf kendi rızası için yaptıkları amel-i salihlerini beğenmiştir, kullar ibadet ederek şükürlerini gösterdiklerinden, onlardan razı olmuştur. Bunun karşılığıysa müminlerin özel ve güzel bir şekilde himaye edilmesidir; mekân olarak karşılığı ise, Rabbimizin dereceleri olan, eşsiz nimetlerinin cennetidir.

Aklı olan herkes ‘ben kimim, bu dünyaya nereden geldim, burada bulunmamın nedeni nedir, ölünce bana ne olacak?’ şeklinde sorularla meşgul olur.  Bu sorulara Allah’tan başka kimse doğru bir cevap veremez. İşte Allah’a inan insanların varoluş soruları Kuran’la cevaplandırılmıştır. Böylece onların tasaları giderilmiş,  ahret ve cehennem korkuları uzaklaştırılmış, ölüm endişesi ortadan kaldırılmış ve dünya üzüntüleri bir imtihan sırrı olarak anlamlandırılmıştır.

İşte müminlerin bu durumu, Fatır suresi otuz dördüncü ayette şu şekilde açıklanmıştır: “Derler ki: Bizden hüznü giderip-yok eden Allah’a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.”

Tegâbun suresi on yedinci ayette ise şu müjde verilmiştir: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim’dir (cezayı vermekte acele etmeyendir).”

Ayette geçen kardan hasenen/karz-ı hasen (güzel bir borç) ifadesi, yukarda değindiğimiz gibi, çıkar nedeniyle değil, Allah’ı razı etmek için yapılan maddi ve manevi ibadetlerdir ki bunlar kulun şükrüdür. Şükrün karşılığı ise cennettir.

İnsan suresi üçüncü ayette iki yolun varlığı bildirilmiştir: “Doğrusu biz ona, gerçek yolu gösterdik; ister şükreden (mümin) olsun, ister nankörlük eden (kâfir)”

Ey insan! Bak, görüyorsun ki, önümüzde iki cadde var; şükür caddesi, küfür caddesi. İmtihan gereği iki yoldan birini tercih etme hakkı bize verildi, her iki yolun neticesi açıklandı. Artık ister şükür yolunu tutup cennete git; ister küfür yolunu tutup cehenneme git! Fakat aklı ve imanı olan elbette şükür yolunu tutar ve cennete gider!

Ey insan! Eline, yüzüne, gözüne, saçına vb bak; her nimet şükür ister; daima Rabbine teşekkür et. Her bir organını Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak şükreden bir kul olmak demektir. Zümer suresi altmış altıncı ayette şu emir verilmiştir: “Hayır, sen yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.”

Müslümanca hayat şükre adanmış bir hayat demektir. Nasıl Allah’ın senin üzerindeki her nimeti şükür ister o halde sen de diğer insanlarla olan münasebetlerinde teşekkürü cömertçe ve samimice göster. eş Şekûr’un üzerindeki tecellilerinin farkında ol. Her iyiliği, kuru bir selam da olsa, teşekkürle karşıla; her kötülüğü ise iyilikle sav. Allah’a daima şükret, kullarına da teşekkür et! Kendini de test et; eğer insanlara teşekkür etmiyorsan gerçekte Allah’a da şükretmiyorsun demektir.

25.TAHKİK: Ya Kebir

Ey insan! el Kebir’den esintiler sendede de var. Ancak büyüklük sana değil Rabbine aittir. O, Halik’tır, sense mahlûksun. Rabbini el Kebir bilmezsen sende gözükme biçimi kibirdir, istikbardır ki şeytana benzemektir.

el Kebir: Azamet sahibi. Yüce. Aşkın. Ezeli ve ebedi kemalat ile vasıflınmış Allahü Teâlâ. Büyüklenmek varlıkların hakkı değil Yaratanın hakkıdır. Bu yüzden ‘ekber, tekbir’ gibi yüceltme sıfatları Allah için kullanılır. Kebir ismi Kuran’da çeşitli ayetlerde doğrudan geçer: ‘O, görüleni de görülmeyeni de bilir; çok büyüktür, yücedir.’; ‘Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışındaki taptıkları ise bâtılın ta kendisidir. Gerçek şu ki Allah, evet O, uludur, büyüktür.’; ‘Allah’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet onların yüreklerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? derler. Onlar da: Hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür.’; ‘Sonra Kitap’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.’;  ‘Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin, korkudan titrediklerini göreceksin. İman edip iyi işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Rablerinin yanında onlara diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.’

Mümin insan; namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetlerle Rabbini yüceltir. Kendisine iman nasip olduğundan mümin kimse de Rabbi tarafından iman nimetiyle şereflendirilir. Bu bağlamda takva sahibi kul Allah’ın büyüklüğünü idrak eder. Allah’ın emirlerini tutup böylece Yaratanı yücelteni Yaratan da yüceltir. Rabbimiz şöyle buyurdu: ‘Büyüklük ve azamet Allaha ait sıfatlardır. Kim bu iki sıfattan birisinde benimle yarışmaya kalkarsa o kimseyi cehenneme atarım. Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı olmayan, acizlikten dolayı bir dosta ihtiyaç duymayan Allah’a hamdederim diye dua et ve O’nu hakkıyla tekbir et/büyükle.’

Ey insan! el Kebir’den esintiler  sendede de var. Ancak büyüklük sana değil Rabbine aittir. O, Halik’tır, sense mahlûksun. Rabbini el Kebir bilmezsen sende gözükme biçimi kibirdir, istikbardır ki seni şeytana benzetir. Allah, kibirli kişinin hasmıdır.  Sendeki büyüklük hissinin var olma nedeni Rabbini ululaman, O’nu yüceltmendir.  Allah’ı değil de kibrinden kendi nefsini ulularsan, ben şöyleyim ben böyleyim dersen, bil ki sende İblis gibisin.

Dikkat etmeli ki büyüklük taslamak kâfirlik alametidir. Şeytanın hizbine mensup Firavunlar, Şeddatlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller, Ebu Lehepler ve çağlar boyunca mebzul miktarda gözüken mütekebbirlere Rabbimiz cehennemini layık görmüştür. Acziyetini bilen ve Rabbini ‘Allahü ekber’ diyerek yücelten yahut Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den gelen bir rivayetle, “Sübhânellâhi ve bihamdihî” diyerek Allah’a hamd etmesi kişiyi yüceltir ve Rabbimizin cennetine layık bir kul kılar.

26. TAHKİK: Ya Kerîm

Kerim ismi büyük bir hayır kapısıdır; bütün ihsanlar bu kapıdan âlemlere dağılır.

Rabbimizin el-Kerîm ismi;  cömert anlamındadır. O, cömertlikler mahşeridir. O, Kerîm’dir; şanlı ve şereflidir. Güneş O’nun bir ikramı olduğu gibi Kuran’da O’nun bir ikramıdır; akıl O’nun bir ikramı olduğu gibi fikir ve ilim de O’nun bir ikramıdır; ses O’nun bir ikramı olduğu gibi kulak da O’nun bir ikramıdır; tat O’nun bir ikramı olduğu gibi, gıdalar da O’nun bir ikramıdır; göz O’nun bir ikramı olduğu gibi, göze görünenler de O’nun bir ikramıdır; ağız O’nun bir ikramı olduğu gibi dişler de O’nun bir ikramıdır… O’nun cömertliğinin nihayeti yoktur; nimetleri saymakla bitmez.

Kerîm ismi büyük bir hayır kapısıdır; bütün ihsanlar bu kapıdan âlemlere dağılır.

Allahü Teâlâ cömerttir, O, kullarında da cömertliği sever. O öyle bir İlah’tır ki, kendi rızasını kazanmak kastıyla hareket eden her kulununu her hâlini sever; sevdiğine de özel ikramlarda bulunur. Bu ikramları vakti saati gelince ebedi cennet olarak kişiye verilir ki, bundan daha büyük bir nimet insan için düşünülemez?

Rabbimizin insanı yaratması, insanın her bir duygusu için nimetler sunması ve insana ebedî cenneti müjdelemesi, O’nun nasıl bir cömertlik, nasıl bir ikram sahibi olduğunu gösterir. Rabbimiz, cömertlik hissini insana da vermiştir ki, insan da cömert olsun; ana-babasından başlayarak, çoluk-çocuğuna, hısım-akrabasına, konu-komşusuna, milletine, insanlığa ve mahlûkatına karşı daima cömert davran bilsin. İşte o zaman insanın ve insana verilenlerin Rabbin olan Allah, insandan razı olmaktadır.

Ey İnsan! Bizim şerefimiz, haysiyetimiz, Rabbimize kul olmayı bilmektir. O, Yüce Rabbimizin, bizim paramıza, malımıza mülkümüze, gözümüze kulağımıza, elimize ayağımıza, anamıza babamıza, eşimize çocuklarımıza ihtiyacı yoktur; çünkü zaten hepsi O’nundur. Biz, O’na ait olanlarla Kerim olan Allah’a karşı neyimizle cömertlik edebiliriz ki? Evet, elimizde bir şey vardır: Rabbimizin emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak… Namaz kılın diye emretmiş, namazımızı kılmalıyız. Zina etmeyin diye emretmiş, zina etmemeliyiz… İşte, Rabbimizi bilip O’nun emirlerine uyduğumuzda yaptığımız amel-i salih, sıfatımız da ehl-i takva olmaktadır. İnsanın bir şerefi varsa işte o da el Kerîm’e yakışır bir kul olmaktır.

Ey İnsan! Rabbimiz, insanı yüksek bir donanıma (ruh) sahip halk etti. Bu, yüksek donanımı, onu diğer varlıklardan üstün kıldı. İnsan, ruhuyla çok şerefli ve değerli bir varlık olarak yaratıldı. İnsana, şerefini ortaya çıkaran öğrenme kabiliyetini vermesi de Karîm’in büyük bir ikramıdır. O halde cömertlik; maldan, paradan infak etmekten ibaret değildir; öğrenmek ve öğretmek de cömertliktir. İlmini, sanatını başkalarına cömertçe öğret ki, insanlar o ilimden ve sanattan istifade etsinler; bu yolla şerefini artır ki, başkalarının şerefi artsın.

Ey İnsan! Her bir esma Rabbimizin nihayetsiz bir hazinesine işaret etmektedir. el Kerîm ismiyle de hemhal olmaya bakmalıdır.  Her esma-i ilahî gibi, el Kerîm esmasının da tefekkürü ve çok anılması insandaki ruh kuvvetini açığa çıkarır. Rabbimiz, esmasının sırlarını insanın ruhuna ve ruhun merkezi olan kalbe koymuştur. Kalpteki esma-i ilahî zenginliğini ortaya çıkartmak, belki de insanın en önemli kulluk görevlerinden biridir.

27. TAHKİK: Ya Hafîz

el-Hafîz, Rabbimizin ilim sıfatlarındandır. Hafîz ismi, maddî ve manevî âlemlerin yanı sıra göklerde ve yerdeki varlıkları koruyan, hiçbirini unutmayan anlamındadır.  Rabbimiz, insan ve cin gibi, sorumlu varlıkların sürdürdükleri faaliyetleri kayıt altına alır; onlar, yaptıklarını unutur, fakat Rabbimiz hiçbir sorumlu varlığın amelini unutmaz, unutturmaz; sorumlu varlıkların her hâli kayıt altına alınır ve hesap sormak için muhafaza edilir. Hac suresi 65. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Görmedin mi; Allah, yerde olanları, denizde yüzen gemileri, emriyle hizmetinize verdi. Göğü izni olmaksızın yerin üzerine düşmekten O tutuyor, şüphe yok ki Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.” Ayette çok önemli iki husus vurgulanmaktadır: Varlık ve varlığın içinde yaşadığı düzen Allah’ın emriyle ayakta durmaktadır; gelen-giden, ölen-kalan, büyüyen-solup giden her şey Allah’ın izniyle gerçekleşmektedir. Emir ve izinle iş gören bir kâinata sahibiz. El-Hafîz, emrini ve iznini zerreden kürreye kadar, her yerde geçerli kılar.

Kuran’da insanın kayıtlı bir varlık olduğu ve onunla ilgili her şeyin korunduğu Kaf suresinin on altı ve on sekizinci ayetlerinde şu şekilde bildirilmiştir: “Muhakkak ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona neler fısıldamakta olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından yakınız. Onun sağında ve solunda oturan, her davranışı tespit eden iki melek vardır. İnsan bir söz söylediğinde yanında kendisini gözetleyen ve dediklerini kaydeden bir melek bulunmaktadır.” İnfitar suresinin on ve on ikinci ayetlerinde aynı konu tekrar edilir: “Bilin ki üzerinizde muhafızlık yapan değerli kâtipler (Kiramen Kâtibin) vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilir ve yazar.” Tarık suresi dördüncü ayet ise şöyledir: “Hiçbir insan yoktur ki, mutlaka onun üzerinde bir koruyucu bir de denetleyici bulunmasın.”

İnsan koruma altında olduğu gibi Kuran ve kâinatta koruma altındadır: “Kuran’ı biz indirdik,  onu biz koruyacağız.” (Hicr 9) “..O’nun dilemesi hariç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemez. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır. Onları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara 255)

O halde ey insan! Kendine bak; her organının korunma mekanizması var. Kalbini besleyen atar ve toplardamar ağları, vücudunu sarmış kılcal damarlar, hazım ve boşaltım sistemlerin, görme, işitme, tatma, dokunma sistemlerin, hepsi sesten, ışıktan, fazlalıklardan, soğuktan-sıcaktan korunacak mekanizmalara sahiptir. Allah’ın emriyle vücut bulan sen Allah’ın izniyle öleceğin ana kadar, sendeki bu muazzam sistem korunmaktadır. Kendin gibi, bütün evreni de bir şahıs gibi gör ve sende işleyen sistemin evrende de işlediğini bil. Seni koruyan evreni de korumaktadır. Sen öleceksin evren de ölecek ve yeni bir hayat sana verilecek. Her oluş ve yok oluş Rabbin emri ve izniyle olup bitmektedir.

Madem sen ve senin içinde bulunduğun bu âlem senin değildir, senin ve bu âlemin sahibi Allah’tır; sende ve âlemde sözü geçen Rabbindir, o halde gafil bir hayat yaşama. Kuran’da sana emredilenleri yap, yasaklardan uzak dur; böylece, sana verilen hayatı ve vücut emanetini korumuş olursun.  O’nun çizdiği sınırlar içinde kal, o sınırlarda yaşa ve öl ki, Rabbimiz, bunu bizden istiyor. Allah’ın sınırların gözeteni Allah’ta gözetir.

Ey insan! İsteyeceğin zaman Allah’tan iste,  yardım dileyeceğin zaman Allah’tan dile. Sen, Allah’ın emrini muhafaza et ki, Allah’ta her iki âlemde seni muhafaza etsin ve sana cennetini versin. Kuran, bir ölüler kitabı değildir; eğer Kuran’da emredilenleri yapmaz, Allah’ın emirlerine uymazsan, Kuran’ı korumamış olursun; Kuran’ı korumayan kendini de korumamış demektir! Kendini aldatma, Kuran’ı korumak, kılıfa koyup dolabın üst gözüne yerleştirmek değildir; Kuran’ı korumak, ondaki emirleri yapmak ve yasaklardan kaçmak demektir. Uyan! Ve kendini Kuran’la koruma altına al.

Ey insan! Beş vakit namazını zamanında kılmıyorsan ‘namaz kılın’ emrini korumuyorsun, demektir. Otuz gün Ramazan orucunu tutmuyorsan, Ramazan orucu emrini kale almıyorsun demektir. Diğer bütün emir ve yasakları bu şekilde değerlendirmelisin; Allah’ın hangi emirlerini tutuyor, hangi emirlerini tutmuyorsun, ölmeden bu muhasebeyi yapmalısın. Eğer sen, Kuran’ı, hayatına yol yapıp o yolda yürümezsen, Kuran sana hiç inmemiş gibi olur. Dünya senin olsa ebedi yaşayacağın ahret hayatını kaybettiğinden emin olabilirsin

28. TAHKİK: Ya Hasîb

Rabbimizin el- Hasîb gibi, el-Hakîm, Ehlu’t-Takva, Ehlü’l-Mağfıra, el-Vâris, el-Fettâh, Hayru’l-Fâsılîn, Serîu’l-Ikâb, Şedîdu’l-İkâb, el-Adl gibi isimleri, ilahî hesap, hüküm ve adaleti zorunlu kılar.

Rabbimiz, cellecelâlühü, öyle bir hesap sorucudur ki, mesul her varlığın yapıp ettiğini korur. O, herkese kâfi gelir. İnsanları sorgulayacak ve haklarında hüküm açıklayacak O’dur. İman sahipleri, bu gerçeği bilip Rabbimizin belirttiği haramları işlemekten şiddetle kaçınması ve emirlerini neşe içinde yapması gerekir. Çünkü isyanın karşılığı cehennem, itaatin karşılığı ise cennettir.

El-Hasîb ismi Kuran’da çeşitli ayetlerde geçmektedir:

“Sonra gerçek Mevlaları olan Allah’a döndürülürler. Hüküm, O’nundur; O, çabuk hesap görür.” (En’am 62

“Kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Kimseye zulmedilmez. Yapılan iş, hardal tanesi ağırlığında olsa, onu (teraziye) getiririz. Biz, hesap görücü olarak yeteriz.” (Enbiya 47)

“Selamlandığınızda aynısıyla karşılık verin ya da daha güzeliyle selamlayın. Allah, her şeyin hesabını görendir.” (Nisa 86)

Rabbimiz, esması ile insanın hayatına karışır ve insana müdahale eder. Kullarına hayat verdiği gibi rızık da verir, rızık verdiği gibi, emirler de verir, emirler verdiği gibi, hesap da sorar!

Ey insan! Sorumlusun; eşinden, çoluk çocuğundan, ana babandan, hısım akrabandan, konu komşudan; en nihayet insanlıktan ve tabiattan. Hasîb sıfatı senin görevlerine yetecek kadar sende de gözüküyor, nefsinden başlayıp sorumluluk alanın içindeki her şeyle ilgilenmelisin.

Ey insan! Seni Yaratan senden hesap soracak; bu hesabı vermeye hazır mısın? Zor hesabı kolaylaştırmanın bir yolu var: Her gün kendini hesaba çekmek! Yatmadan önce, aktifini pasifini gözden geçirmek, günahını sevabını tartmak, yargılanmadan önce kendini yargılamak!.. Resulullah, kolay hesap için şu yöntemi de önerdi: Sana vermeyene ver, sana zulmedeni affet, seninle bağını koparanla ilişkini sürdür!

Ey insan! Kendine güvenme, Rabbine güven; hayatı kafana göre yaşama, Rabbinin emrettiği gibi yaşa ki, içinde sana ait bir şey olmayan hayatın ve nimetin hesabını kolay verip cennete kolay girebilesin.

Ey insan! Evet, hesaba çekilmeden kendini hesaba çek, hem de her gün, her saat. Şahitsin, sana verilen her yirmi dört saat elinden alınıyor ve kullandığın zaman bir daha geri verilmiyor; fakat o yirmi dört saatte yaptıkların kayıt altına alındığından kaybolmuyor. Öyle ise, imanın ve aklın varsa, sende tasarruf eden ilahî hukuku çiğnemekten kork!

29. TAHKİK: Ya Celîl-ya Zü’l-Celali ve’l-ikram

Ya Celîl-ya Zü’l-Celali ve’l-ikram: Ululuk, yücelik, azamet, kudret ve ikram sahibi… Allah, hiçbir bakımdan varlıkla benzerlik taşımaz; her türlü celâl, cemâl ve kemâl Rabbimize aittir. Varlık, var olmak için Rabbimize muhtaçtır, fakat O, var olmak için bir şeye muhtaç değildir. Evveldir, ahirdir, ilmi ve kudreti, Zâtî’dir. Rabbimizin isim ve sıfatları Zât’ının nurlarıdır ve her biri kemal mertebesindedir.

Celîl ve Celali sıfatları Rabbimizi niteleyen kıyas kabul etmez ve nasıllığını ancak Yüce Zât’ının bilebileceği bir mertebeyi ifade eder. Rahman suresi yirmi yedinci ayette “Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm / Celal ve ikram sahibi Rabbin veçhi (zâtı) bâki kalacaktır” buyurulmaktadır.

O öyle bir Celîl’dir ki, hâli mahlûkun her hâlinden aşkındır. Mümin insanların diğer insanlara olan üstünlüğü, el Celîl’in müminlerin iman ve amellerini kabul etmesi nedeniyledir. Yoksa insanların birbirlerine olan göreceli üstünlüklerinin bir önemi yoktur; üstünlük, yücelik, Celîl olan Hak Teâlâ’nın kuluna paye vermesiyledir.

Celîl ve Celali sıfatları varlığı ihata etmiştir; Kuran’da zikredildiği üzere, hayat ve nimet O’nundur; emir ve yasak O’na aittir; O’nun azabı şiddetlidir, fakat O, tövbeleri de kabul eder. Celîl ve Celali sıfatları sahibi Allah’ın emirlerine boyun eğmeyen, yasaklarını yapmaktan çekinmeyen nankörlerin üzerine Celal sıfatları tecelli eder ve bu mahlûklar cehenneme sürüklenmekten kurtulamazlar.

Ey insan! İlahî sıfatların tecellilerine aynadarlık yaptığını biliyorsun; İslam’ı öyle yaşa ki sana bakan sende celalî ve cemali bir heybet görsün.

Ey insan! Sen, Celil olan Rabbimizin cemil bir varlığısın; seni insan olmakla yücelten ve şereflendiren O’dur. Sen öyle bir hilkate sahipsin ki ilahî isimlere en geniş şekilde mazhariyet içindesin. Varlık tespihinin imamesi sensin. Varlık içinde senden daha yüce ve daha ulu bir varlık halk edilmedi. Cennet, melekler için değil, senin için yaratıldı. Senin siman cemil olsa fakat kalbin çirkin olsa, gerçekte sen çirkinsin; evet, üstünsün ve bir hilkat güzelisin, fakat bozuk kalple varacağın yer cehennemdir; melek inmez, ama sen cehenneme inersin!

Ey insan! Kendini değil, azamet, yücelik ve ebedilik sahibi olarak Rabbini bil, kulluğunla daima O’nu yücelt. O’nun varlıktaki tecellilerini akıl ve kalple seyret, sende O’nun emirlerini yap ki bir değer kazanabilesin. Amaller, gerçekte seni yüceltmek için sana sunulmuş birer imkândır; bunu gör. İlahî emir ve yasaklar dairesinde kal, Rabbimizin koyduğu kırmızıçizgileri ihlal etme ki, imha olmayıp ihya olasın.

30- TAHKİK: YA RAKÎB

Rabbimizin bir sıfatı olarak er-Rakîb, varlığın evvelini, ahirini, zahirini ve batınını yaratması, yaşatması ve bilmesi demektir.  İnsan, hayvan ve bitkiler ile manevi varlıkların her birinin her hâlini, konuşma özelliği olan canlıların düşüncesini, sözlerini, fiillerini yaratan ve yarattığı “varoluşu” daimi bir surette gözetim altında tutan Allah Teâlâ’dır.

Rabbimiz öyle bir Kadir’dir ki, O, her bir varlığına değer vermiştir; Yaratan yarattığıyla birliktedir. Bu birliktelik şu demektir: Esma-ı ilahi, tüm varlığın varlığıdır.

Nisa suresinin birinci ayetinin sonunda şu uyarı yapılmaktadır: “…İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ/ …Allah muhakkak sizin murakıbınızdır; sizi kontrol etmektedir.” Ahzab suresinin elli ikinci ayetinde bu uyarı tekrar edilmiştir: “…ve kânallahu alâ külli şey’in rakîbâ/ Allah her şeyi murakabe etmektedir.”

Rabbimiz ve görevli melekleri insanı daima kontrol altında tutmaktadır. Gafilce konuşup duruyoruz, ne var ki, her sözümüzün şahidi Rabbimiz ve melekleridir. Kaf suresi on sekizinci ayette bu gerçek şu şekilde ifade buyrulmuştur: “Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîdun / Hiçbir söz, yanında bir rakib (gözeten-şahit) olmadan söylenmez.” 

Maide suresinin yüz on altı ve yüz on yedinci ayetlerinde Hazreti İsa, bu hakikati şu şekilde dillendirecektir:  “Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi Allah’ı bırakıp beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin? İsa şöyle diyecek: Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan sözü söylemem mümkün mü? Eğer söylemiş olsaydım elbette bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz gaybı sen bilirsin. Ben onlara bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. İçlerindeyken üzerlerine kontrolcüydüm. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin.

Ey insan! er-Rakîb olan Rab Teâlâ’nın kurduğu sistem mükemmeldir. Ölçülü biçili olmayan bir şey görüyor musun? Rabbimiz, yarattığı düzeni ve varlıkları ihmal etmez. Nitekim şahitsin; sende göz yaratan güneşi de yarattı; sana mide takan gıdaları da halk etti. Seni gören, gözeten, güneşi de, elmayı da görüp gözetmektedir.

Ey insan! Murakabe altındasın; evinde, odanda, dairende, dağda bayırda, çarşıda pazarda, görülüyorsun. Lokantaya gittin, fakat garson seni bir türlü görmüyor; aç kalırsın! Fakat seni Yaratan senin için bir kâinat işletiyor. Sendeki görme, işitme, dokunma, tatma vb. her bir sistemin, kâinata entegre edilmiş durumda, bu muazzam varoluş er-Rakîb’in murakabesi altında sürmektedir.

Ey insan! Rabbimiz hayatımıza Kuran’ı rehber kıldı. Murakabemizi Kuran’a göre yapmamızı emretti. Esmasını Kuran’dan öğrenerek, Allah’ı tanımak ve O’na bilinçli bir kul olmak görevimizdir. Kuran bize öğretiyor ki hayatlarımızın bir amacı vardır; o amaç, Rabbimizin emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmaktır. İyilik de kötülük de, iman da inkâr da, boşuna değildir; her bir amelin karşılığı vardır; bunu unutmamalıyız!

Ey insan! er-Rakib’ten esintiler sende de var: Gözün, sadece etrafına bakmak için değil, kendine de bakman için. Baş gözünle dışına, akıl ve gönül gözünle de içine bak. Kulağın dıştan gelen sesleri duysun, akıl ve kalp kulağın da içini dinlesin. Herkesin kalbi ilham alır, yüreğini dinle ki Rabbin melekleri sana hayrı fısıldar. İçini dışını sık sık murakabe et.

Ey insan! Yaşıyorsun, fakat kendini içten ve dıştan gözetleyebiliyor musun? Sen gafil olsan, kendinden haberin olmasa, mesela yatıp uyusan, Rabbin senden gafil olmaz. Sen uyanıkken de uyurken de O, seninledir; er-Rakîb seni hiç terk etmez! Yirmi dört saatin Yaratıcının murakabesi altındadır. Rab, bizim de kendimize karşı “rakîb” olmamızı beklemektedir; kendimizi gözetlersek,  duygu, düşünce, tutum ve davranışlarımızı kontrol edebilir, Allah’ın istediği gibi bir “kul” olabiliriz.

 

31-TAHKİK: YA MUCÎB

Mucib, duaları kabul eden ve kendisine yalvaranların isteklerini veren, demektir. Dua, daimi bir yakınlık peşinde olmaktır. Bu psikolojiyle hareket edildiğinde kişi, Hakkın koruması altında olacak, ruhunda ve bedeninde daimi bir kuvvet ve rahatlık hissedecektir. 

el-Mucîb ismiyle de Rabbimize sığınmalıyız; çünkü duaları kabul eden el-Mucîb’tir.  Bakara suresi yüz seksen altıncı ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kullarım sana Ben’den sorarlarsa de ki: Ben onlara çok yakınım! Bana dua ettikleri zaman onlara icabet ederim. Öyleyse onlar da Ben’im davetime icabet etsinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki olgunluğa ulaşırlar.” 

Dua, kişinin kendini aciz Rabbini her şeyin vasisi (veli-nazır) ve kadir bilmesidir. La ilahe illallah sırrı her ilahî isim ve sıfatı içine almıştır. Mümin kişi, la ilahe derken, kendini ve varlığı, haşa, Rabbi karşısında bir özne görmez, kendinde ve eşyada gözüken fiillerin öznelere ait olmadığını yaratıldığını bilir. Bu bilme onu ‘illallah‘a götürür; Allah’tan başka ilah, bir vasi ve kadir yok. O halde kul her zaman dua farkındalığıyla Rabbine iltica etmelidir. Sadece sıkıntılı zamanlarında değil, daima dua ile Rabbine koşmalıdır. Nitekim beş vakit namaz; namazın içinde ve dışında okunan dualar, bunu bize temin etmektedir. Ne var ki, dua, bir adet seviyesine inince, dil ile kalp ayrı düşebiliyor. Duanın farkındalık halinde, kalp ve dil birlikteliğiyle yapılmasına gayret edilmelidir.

Furkan suresi yetmiş yedinci ayette Rabbimiz dua konusunda şu uyarıyı yapmaktadır: “De ki duanız olmasa Rabbim sizin neyinize değer versin?”

Dua, kişinin Rabbiyle konuşmasıdır; çünkü şah damarından insana daha yakın olan Rabbi kulunu içten ve dıştan görmekte ve içten ve dıştan dinlemektedir. Kişinin, Rabbine, sıkıntılarını, derdini tasasını, dünya ve ahretle ilgili taleplerini diliyle yahut kalbiyle arz edip yardım talep etmesi aczini ortaya koyması ve kendini kul Rabbini Halik bilmesidir. Mahluk olduğunu bilen Halikından istemeyip kimden isteyecek, kime sığınacak, kimin eşiğine başını koyacak, kimin huzurunda secdeye kapanacak?

Duanın alanı pek geniştir; kişi günahlarının affı için dua edebileceği gibi, işinin gücünün başarılı geçmesi için de dua edebilir. Tövbe, dua ile, Allah’a yapılır, Ondan bağışlanma dilenir. Du ederiz; Çünkü bizi yaratan Allah (cc)’dır; dua ederiz çünkü O’ndan başka ilahımız yoktur; dua ederiz çünkü bize hayat ve imkan veren Odur; dua ederiz çünkü Rabbimiz bize çok yakındır, dualarımıza karşılık O verir.

Dua, çağrıdır ve Rabbimiz her çağrıyı duyar ve mümin kullarının çağrısını cevapsız bırakmaz. Saffet suresinin yetmiş beş yetmiş altıncı ayetleri şu şekildedir: “Andolsun Nuh bize yöneldi ve seslendi. Biz de ne güzel icabet edeniz. Onu ve ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.” Ali İmran suresinin yüz doksan beşinci ayetinde yine şöyle buyurulur: “Rableri onların dualarına icabet etti ve şöyle buyurdu: Muhakkak ki ben erkek veya kadın olsun içinizden çaba gösteren hiçbir kimsenin amelini boşa çıkarmayacağım…”

Ey insan! Uyan! El Mucîb’ten esintiler sende de var! Aile fertlerin, yakınların, senden ‘meşru’ bir istekte  bulunduğunda elinden geleni yapmaya çalışırsın ve o insanları başından savmazsın. Sen ‘hiç’ hâlinle senden isteyene böyle davranırken seni Yaratan senin isteğine kayıtsız kalabilir mi?

Ey insan! Rabbine dua etmiyorsan sen büyük bir gaflet içindesin. Duasız insan, ‘La ilahe / ilah yok!‘da kalmış demektir; ‘illallah / ancak Allah var’ diyenler, dua mertebesine çıkarlar; bu sırrı anla. Dua, La ilahe illallah‘ı birlikte söylemek demektir.

Ey İnsan! Sen duanla Rabbini çağırıyorsun; fakat düşün, o da seni Kuran’a çağırıyor; sen Onun çağrısına ne ölçüde karşılık veriyorsun? Samimi ol ki samimiyetle muamele görebilesin. Rad on sekize kulak kesil: “Allah’ın çağrısına güzel bir şekilde uyanlara en güzeli vardır..”

32-TAHKİK: Ya Vedûd

Rabbimizin bir ismi olarak el-Vedûd, kullarını seven, bu sevgiyi de bütün gönüllere koyan, kendisi de sevilmeye en layık olan, demektir. Erkek kadın arasında olsun, bir milletle diğer bir millet arasında olsun, savaşın, şiddetin, anarşinin temel sebeplerinden biri, belki de en başta geleni sevgisizliktir.  Oysa ilahi sevginin tecelli ettiği el-Vedûd, hava gibi, su gibi, tüm dünyayı kuşatmıştır. el-Vedûd gözesinden yayılan ve hayat bahşeden o eşsiz sevgi ırmağı nereye ulaşırsa orada gözüken bahar gibi taze bir hayattır. el-Vedûd güneş gibidir; onun  ısıtan ve aydınlatan ışığı hangi varlığın üzerine düşerse orada belirgin hale gelen huzurdur, güvenliktir.

el-Vedûd’ün olduğu gönül ne kimseyi incitir ne kimseden incinir. el-Vedûd  ismi herkese öğretilir ve kâinattaki örnekleri de gösterilerek üzerinde düşünülmesi sağlanırsa, insanlar, birbirleriyle ve tabiatla olan ilişkilerinde sevgi dilini hatırlayıp bencil çıkarlarından uzaklaşabilirler.

Rabbim bize sevgiyi verdi ki en başta O’nu sevelim; O’nu arzu edelim, O’nu dileyelim. iman sahibi ve amel-i salih sahibi kulları Rabbimizin en çok sevdiği kimselerdir. Hud suresi 90. ayet şu şekildedir:  “Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tövbe edin. Muhakkak ki benim Rabbim çok merhametlidir, kullarını çok sevendir.” Buruc suresi 12-14. ayetlerinde ise  “Muhakkak ki Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir. Çünkü Allah yaratmayı ilk başlatan ve sonra tekrar yaratandır. O çok bağışlayan ve affeden, kullarını çok sevendir,” buyrulmaktadır.  Bakara suresinin 165. ayeti ise şu şekildedir: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a eş tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı sever…” (Bakara 165)

Ey İnsan! Sen yaratılırken Rabbin seni sevdi ve harcına el’Vedûd iksirini kattı ki sen de O Yüce Varlığı bilip sevebilesin. Şimdi senin Allah’a muhabbetin yoksa, içindeki sevgiyi, el’Vedûd’ü, keşfetmemişsin demektir. Yüreğinde el’Vedûd baharı uyanmamışsa Yaratan’ın kullarına nasıl muhabbetin olabilir!

Ey İnsan! Sevgi fıtridir, lakin o, sen istemedikçe dışarıda gözükmez. Koyu bulut arkasındaki güneşten kime ne fayda vardır! Sevgi, hayat pratiklerinde, bulutsuz güneş gibi, gözükmezse dilindeki sevgi sözcüğü gerçekte senin bir yalancı olduğunu gösterir.

Ey İnsan! Eğer sen en başta ve en çok el’Vedûd olan Allah’ı sevdiğini söylüyorsan hani kulluğun nerededir? Allah’ın emirlerini yapmayan bir insan O’nu sevdiğini söyler de nasıl yalancı sayılmaz!

Ey İnsan! el’Vedûd olan Allah, seninle beraberdir; sen kiminle berabersin? Namazın yok, orucun yok, zekâtın, sadakan yok, helalden haramdan haberin yok. Senin fıtrî sevgin, kaynağına bağlı değilse, yıkıcı bir selden başka hangi sonucu doğurabilir? İşte modern hayat! Kaynağa (Allah’a) bağlı olmayan sevginin, kadına şiddetten çocuğa cinsel istismara, uyuşturucudan alkol ve kumara kadar, yıkıcı ve yakıcı sonuçları nasıl çoğalttığını görüyorsun.

Ey İnsan! Hazreti Davut gibi  sen de şöyle dua etmelisin:  “Ey Rabbim! Senin sevgini bana canımdan, kulağımdan, gözümden, ailemden ve buz gibi soğuk sudan daha sevimli kıl.”

Ey İnsan! Rasulullah (sav) Rabbimizin en çok sevdiği beşerdir. Eğer sen müminsen Rasulullah’ı da çok sevmelisin. Çünkü  kişi sevdiğiyle beraberdir. Senin sevdiklerin Allah ve Resulü ise,  iki âlemin sultanı sensin.

Ey İnsan! Sevginle ne yapacağını bilmek mi istiyorsun. İşte sana bir prensip: Allah için sev, Allah için sevme!  Rabbimiz, Kuran’da, aşağıda zikredeceğim sıfatlara sahip insanları sevdiğini buyurmaktadır. Şimdi arkadaş! İman ve sevgi sahibiysen hâline bir bak: Muttekîn (takva üzere yaşayan), muhsin (iyilik ve güzellik üzere yaşayan), tevvâbîn (günah işleyince hemen pişmanlık duyan ve bir daha o günaha dönmemeye çalışan), mutetahhirîn (içini dışını temiz tutan), sâbirîn (acı-tatlı olaylar karşısında Allah’ın koyduğu sınırları gözeten) ve muksıtîn (her işinde adalet üzere hareket eden) bir insan mısın? Eğer, bu güzel sıfatlar sana da sıfat olmuşsa çok sevin,  çünkü sen Allahü Teâlâ’yı, Allah Teâlâ da seni seviyor; her iki âlemde de seven ve sevilen biri olarak güvendesin, elhamdülillah.

Ey İnsan! Sevgi bahardır, sevgisizlik kış. el’Vedûd baharının boyasına fıtraten batmış durumdasın. Düşün ki aile bağı, millet bağı, insanlık bağı sevgi bağıdır. Sevgi bağı olmasa arada ne seven olurdu ne de sevilen. Bütün kavuşmaların kanadı sevgi kanadıdır; sen ister uçakla git, isten gemiyle, ister hızlı trenle, ister otomobille.. nereye koşuyorsan, nereye uçuyorsan, seni koşturan ve uçuran sevgindir; el’Vedûd’dür.

Ey İnsan! Şunu unutma ki, sevgi, dil ile söylenen değil, ancak eylem şeklinde gösterilendir. Özellikle maddî ve manevî yardımın yoksa, nimet paylaşımında bulunmuyorsan, utan da  sakın sevgiden söz etme. Muhtaç bir kimsenin ihtiyacını, Allah’ın rızasını kazanmak için bertaraf etmedikçe sevgini ve onun tesirini hissedemezsin.  (M. Talat Uzunyaylalı)

33-TAHKİK: Ya Mecîd

Ey insan! Ayetlerde  Rabbimiz Kuran’ı mecîd sıfatıyla andı. Eğer sen de şerefli, yüce mümin bir kimse olmak istersen -ki, iman etmek, bunu istemektir-, mecîd bir kul olmaya bakmalısın.

Rabbimizin esmasından bir diğer yüce ismi de el Mecîd’tir. el-Mecîd; şanı, şerefi ziyade, ululuğu ve büyüklüğü nihayetsiz, işlerinin güzelliğiyle tanınan ve övülen, her şeye galip pek azametli Rab Teâlâ demektir. el-Mecîd de Rabbimizin, el-A’la, el-Kebir, el-Azîm,  el-Hamîd, el-Kuddûs gibi  ululuğunu bildiren isimlerindendir.

Hûd 73’de mecîd ifadesi, Hak Teâlâ’nın, yaptığı ve yarattığı her şeyin güzel olduğunu vurgulamak üzere zikredilmiştir: “Kâlû etacebîne min emrilahi rahmetullahi ve berakâtuhu aleykum ehle-l beyti innehu hamîdun mecîd / Dediler ki Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim ailesi! Allah’ın ikramı ve bereketi sizin üstünüzdedir. O, her şeyi güzel yapar, pek yücedir.”

Kaf suresinin 1. ayetinde ise mecîd Kuran’ın yüceliğini vurgular: “Kaf velkurânil mecîd / Şanlı şerefli Kuran’a andolsun.” Bürûc suresi 21. ayette de mecîd ifadesi yine Kuran’ın yüksek değerini  ifade etmek üzere kullanılmıştır: “Bel huve kurânun mecîd / Gerçekten, o şanlı bir Kuran’dır.”

Bürûc suresi 15.ayette mecîd, Arş’ın sahibi olarak, Rabbimizin yüceliğini ifade eder: “Zû-l’arşi-lmecîd / Yüce arşın sahibi.”

Beş vakit namazda, tahiyyattayken okuduğumuz, “Allahumme salli ve Allahumme barik” dualarının sonunda Hamid ve Mecîd isimleri birlikte zikredilmiştir ki, “Rabbimiz! Sen hamde ve övgüye layık,  ikramı bol olansın,” demektir.

Ey insan! Gösterdiğimiz ayetlerde şahit oldun ki Rabbimiz Kuran’ı mecîd sıfatıyla andı. Eğer sen de şerefli, yüce mümin bir kimse olmak istersen -ki, iman etmek, bunu istemektir-, mecîd bir kul olmaya bakmalısın.

Ey insan! Kuran’sız hiçbir kul, şeref kazanamaz, Allah indinde üstünlük elde edemez, mutlu ve huzurlu bir hayat sürüp ahrete de mutlu bir kul olarak ulaşamaz. Kuran’ın boyasıyla içimizi dışımızı boyamalıyız ki el-Mecîd’in ihtar ettiği yüceliklere bizim nefsimiz de ulaşabilsin.

Ey insan! Kuran’a tabi olan bir kul nasıl şerefli ve üstünse, Kuran’la hemhal her milleti de diğer milletlerden üstün ve şerefli bil.

Ey insan! Sen de yapıp etmelerinle ünlüsün, senin bir benzerin daha yaratılmadı. İğneyi de sen yaptın füzeyi de, kağnıyı da sen icat ettin uçağı da! Allah, sana maddi ve manevi imkanlar verdi ki, hayır ve menfaatler kazanasın, kul olup şerefine şeref katasın. Bunun için sana Kuran’ı hidayet rehberi olarak indirdi.

Ey insan! Eğer sen Kuran müminiysen ve el-Mecîd’ten esintilere sahipsen, sende de mutlaka ahlak ve erdem gözükecektir. İnsanlar, hayvanlar senin elinden fayda görecektir. Sen, herkese karşı hayırlı olanı talep et  ve yap ki, el-Mecîd’i yüreğinde ve eylemlerinde görebilesin.

Not: Şeref, güç ve nimet isteyen el-Mecîd ismiyle de Rabbimize yalvarmalıdır. el-Mecîd ismini sabah namazından sonra 99 kez zikretmeyi alışkanlık edinmelidir. Kaynaklarda bu mübarek  ismin de kişinin sosyal görünümünde müspet neticelere sebep olacağı

belirtilmiştir. (M.Talât Uzunyaylalı)

34-TAHKİK: Ya Bâis

Ey insan! Eğer Allah’ın ayetleri ve Peygamber (sav)’in sünneti sana hayat değilse kendini hayat ağacından kopmuş yerdeki çürük meyve bil. Seni her iki alemde hayat ağacında canlı (Bâis) tutacak Kuran ve Sünnettir. 

Bâis’in sözlük anlamı şu şekildedir: Yeniden yaratan, uyandıran ve bir tarafa sevk eden, peygamber ve kitap gönderen, davet eden, çeken, cezbeden, sebep olan.

Allahü Teâlâ’nın Esma-i Hüsna’sından (güzel isimlerinden) olan el-Bâis, öldükten sonra cesetleri diriltip Mahşer’deki Arasat meydanına sevk eden, Allah demektir.  Kuran’da çeşitli ayetlerde ‘Bâis’ fiili Allah’a izafe edilerek farklı anlamlarda kullanılmıştır ki, bunlar: Allah peygamberleri gönderendir; Allah ölüleri diriltendir; Allah  ümmetler arasından şahit çıkarandır; Allah azap bela ve musibet gönderendir; Kıyamet günü insanları hesap için diriltendir; salih kullarına makam, mevki ve güzel dereceler verendir; uykudan uyandırandır. vb.)

Ey insan! Sana Hak dini yaşaman için hayat veren, seni vefat ettirerek, ahrete nakleden ve din için verilen dünya hayatındaki yapıp ettiklerinden dolayı  hesaba çekmek üzere seni tekrar diriltecek Rabbine dönmeye ve O’na hesap vermeye hazır mısın?

Ey insan! İman ve amel sahibi olmaya bakmalısın. Ahlakın dini ahlak olmalıdır. Dünyayı ahret hayatı için kullanmalısın. Hatırdan çıkarılmamalı ki akıllı adam ölümü ve ölümden sonrası için hazırlanan adamdır.

Ey insan! Bu sonsuz evren ve içindekiler sahipsiz değildir; sen de başıboş yaratılmadın. Görevin var! Görevini sana öğretmek üzere peygamber ve kitap gönderildi. Sana, Rabbini tanıyacak kabiliyet ve imkan verildi ki, Hakkı tanıyasın ve emrettiği kulluk görevini yaparak ahret hayatına başarıyla geçebilesin.

Ey insan! Eğer Allah’ın ayetleri ve Peygamber (sav)’in sünneti sana hayat değilse kendini hayat ağacından kopmuş yerdeki çürük meyve bil. Seni hayat ağacında canlı (Bâis) tutacak Kuran ve Sünnettir.

Ey insan! İman edip İslam’ı dinin, Hz. Muhammed (sav)’i peygamberin, Kuran’ı kitabın olarak kabul edip de amel işledin mi sen yaşarken hay’sın; inşallah dirisin, diri olan, güneş gibi, çevresine de ısı ve ışık verecektir.

Not: Kimin gönlü saf değilse, Bais ismi o insanın kalbini saf kılmakta etkilidir. Kişi ellerini göğsüne koyup el-Bais ismini yüz bir kez okuduğunda kişinin gönlünde düzelme meydana gelir; düşünceleri saflaşır, nefisle harap olmuş gönül onarılır ve mamurlaşır; el-Bais zikriyle kalpte safa nuru peydahlanır; kişi bu nurla sevinçli bir gönle sahip olur, denilmiştir.  (M.Talât Uzunyaylalı)

 

35- TAHKİK: Ya Vâris

Vâris, varlığın gerçek sahibi demektir. el-Vâris Rabbimizin kudret sıfatlarındandır. Varlığın el-Bakî’si kimse varlığın el-Vâris’i de odur! Mülk ve mahluk, hesap, hüküm ve adalet ancak el-Vâris’e aittir. Mahluk ölümlüdür, yegâne hayat sahibi Yüce Rabbimizdir. Daimi olan O’dur.

İnsana geçici dünya hayatında mal-mülk edinme ve bunları yakınlarına miras bırakma hakkı tanınmıştır. Fakat bu fani bir mirastır, insanın kendi varlığı ve dünya imkânı insana ait değildir, insana kendi varlığını ve dünya imkânlarını kullanma hakkı tanınmıştır. Bunun da gayesi bedenini ve imkânları kullanarak Rabbine kulluk etmesi ve kendini ebedî kalacağı cennete hazırlamasıdır. İnsanın bekâsı Rabbimizin bekâsına bağlıdır, insanın devam edip etmeyeceğine, hangi imkânı kullanıp kullanamayacağına karar verecek olan insanı ve imkânları yaratandır. Eğer dünya imkânları Allah’ın rızasına uygun kullanılırsa insana ebedî cennet hayatı verilecektir, aksi durumda insanı bekleyen cehennem olacaktır.

Dünyayı mülkleştirmek çabası trajikomiktir, gerçek manada bu mümkün değildir.  Hicr yirmi üçte, Rabbimiz, “Biz diriltir ve biz öldürürüz! Biz her şeye  varis oluruz,”; Meryem kırk da, “Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler.“; Meryem seksen de, “Onun dediğine biz varis oluruz, (malı ve evladı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir,” buyurulmaktadır.

Ey insan! Yeryüzü ve gökyüzü, içindekilerle birlikte Allah’ındır; insanı yerde ve gökte geçici bir süreliğine neye varis kılarsa bu insana verilen bir fırsat ve bir ikram-ı ilahidir. Fani dünya insanı aldatmamalıdır; hayat imkânıyla insanlardan beklenen iyi ameller yapmaları ve Rabbin vaadi gereği, cennette yaşama hakkını elde etmeleridir.

Ey insan! Sana ne veriliyorsa sana ne miras kaldıysa onunla ne yaptığına bak; verilenlerle rızasını kazanmaya gayret et, bu yolda sebat ve sabır göster. Dünya hayatı dinî hayata tercih edilmemeli ki kişi müflis biri olarak ahrete ulaşmasın.

Ey insan! Bu dünyada sana yahut başkalarına ait bir şey yok, her şey Allah’ındır. Rabbin Kuran’la seni yalnız bırakmadı! Kuran, kişisel varlığınla ve dünya imkânıyla ne yapacağını sana öğreten tek doğru yol kılavuzudur. Kuran’la birlikte kalmak Rable birlikte kalmaktır. Eğer Kuran sana atalarından miras kalmadı ve senin neslin de, tapu kayıtlarına ve banka hesaplarına değil, Kuran’a varis olmadıysa, sen de senin soyun sopun da kaybetti; bunu böyle bil!

Ey insan! Her nesil kendinden sonraki nesle dünyayı Kuran’la birlikte miras bırakırsa o neslin hayatında bir hayır vardır, aksi durumda, imkânı ve şaşaası ne olursa olsun, Kuran’sız hayatların toplanacağı adresi biliyorsun.

Ey insan! Aciz sensin, el-Vâris aciz değil. Beş katrilyon doları bırak, Kuran’a göre, senin elindekinin gerçek değeri beş kuruş değil, anla. Çünkü sen dünyadan aldığın nasibi kendinden bildin, lütfu ve imtihanı görmedin, kaybettin. Ne topladınsa cehennem  ikametinde sana yakacak.

Ey insan! Dünya kavgası dünyanın kime miras kalacağı kavgasıdır. Her nesil kendinden önceki nesilden dünyayı devralır; bu, veraset yoluyla olduğu gibi zor ve hile yoluyla da olmaktadır.  Aklın var, o zaman Kasas elli sekize kulak ver: “Biz, refahından şımarmış nice memleketi helak etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz varis olmuşuzdur.” Bir de mirası Kuran’a göre yaşayanları dinle: “Onlar, bize verdiği sözde sadık olan ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükafatı ne güzelmiş, derler.” (Zümer 74)

Ey insan! Dünyada halifesin, çalışma ve yaşama ilkelerini sana öğreten Rabbimizdir ve O’nun kitabı Kuran’dır. Kuran’a varis olmadan bu hayatı sakın yaşama ki dünya seni aldatmamış olsun. Vücudun emanet, elindekiler emanet. Kuran seni neyle yükümlü tutuyorsa onları titizlikle yerine getir. Unutma! Dünyada kalıcı değilsin ve dünya sana bırakılmış bir miras değil, emanetçisin. Kuran’la sana emredilen sorumluluklarını yerine getir.

Not: el-Vâris isminin güneş doğmadan önce okunmasının dünya elemlerine karşı gönlü uyanık tutacağı ifade edilmiştir.

36- TAHKİK: Ya Şehîd

El Şehîd; mülkünde her ne var, zerreden küreye, canlıdan camit varlıklara, maddi ve manevi her türlü hilkatin zahir batın evvel ahir her işlerine her an şahit olan; her yerde hazır ve nazır bulunan, eylemlerinden razı olduğu kullarına cennetinde yüksek makamlar tahsis eden demektir.

Ayet-i kerimelerde bu yakınlık şu şekilde ifade buyrulmuştur: “Allah’ın onları hep birden diriltip yaptıklarını kendilerine haber vereceği günü hatırla. Allah onları sayıp zapt etmiş, onlarsa bunları unutmuşlardır. Allah, her şeye şahittir.”  (Mücadele 6); “..Sen her şeye şahitsin.” (Enam 19);  “..Allah şahit olarak yeter.” (Nisa 79); “De ki, şahitlik bakımından en büyük kimdir? De ki, benimle sizin aranızda Allah şahittir..” (Enam 19)

Şimdi şehrin her yanı kameralarla gözetleniyor, trafik akışı kameralarla kontrol ediliyor, evler, iş yerleri, resmi daireler, okullar vb. yerler de aynı şekilde kameralarla donatılmış durumdadır. Bir suç oluştu mu kamera kayıtlarından failleri ortaya çıkarılıyor ve cezalandırılıyor. İnsanın kameralarla gözetlendiğini bilmesinin kural ihlallerini yahut suçları önlemede belli bir caydırıcılığa sahip olduğu da yetkililerce ifade edilmektedir.

İşte bu örnekteki gibi, bilmeliyiz ki, bizler de uyku saatlerimiz dahil, ana rahmine düştüğümüzden mezara koyulacağımız güne kadar, tüm yaşantımız kayıt altına alınmaktadır ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimiz her halimizin şahididir.

Bu gerçek bizlerde yeterince bir bilinç oluşturamıyor; yoksa bu kadar günahı işlemekte bu derece cesur olamazdık! Trafik cezası yemeyelim diye ışık ihlallerinden kaçınıyor ve kameralara yakalanmamak için çaba sarfediyoruz. Rabbimiz yaptıklarımızı görürken, koyduğu kırmızı çizgileri ihlal etmekte ise bir beis görmüyoruz!

Oysa Allah üzerimizde şahittir; Hz. Muhammed (sav) ve Kuran-ı Azimüşan da Rabbimizin şahitleridir; Cebrail (as) ve melekleri de şahididir; yerler ve gökler, içindekilerle birlikte şahittirler; o halde insan sorumlu tutulduğunu yapmamakla ya büyük bir cahil olduğunu göstermektedir ya da kavi bir münkirdir; yoksa her an gözetlendiğini ve yalnız olmadığını bilen bir insan, bırakın günah işlemeyi, adaba aykırı davranışta bulunmaktan bile haya edecektir.

Kuran-ı Kerim ikaz etmektedir ki;  yaptıklarınızın kayıtları  karşınıza getirilecek ve o kayıtlar üzerinden mahkeme edileceksiniz. Yaptığınız amellere kulaklarınız, gözleriniz ve derileriniz  şahitlik edecek. Kullandığınız coğrafya parçası, fiziki mekanlar da inkârlarınızı yüzünüze vuracak. Ağaç da masa da koltuk da yatak da şahittir!

Öyle ise ey insan; hayatın kıymetlidir ve onu mahveden de günah kirleridir. el Şehîd’i daime kendinle bilmeli, ateşten kaçar gibi, günahtan kaçmalı ve hayatı bu his ve fikirle tamamlamaya gayret etmelidir.

Ey insan! Vallahi şu ayetteki ihtar başımıza gelecektir: “Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.” (Fussilet 20)

Ey insan! Görüyorsun ki kalbin, kalıbın, sözün, fiilin şahittir. ‘Ölmeden önce kendinizi hesaba çekiniz’ emri gereği her an kendini murakabe altında tutmalısın. Düşünmelisin ki, hiçbir şey başıboş değilken, senin için yaratılan âlemde sen nasıl başıboş bir insan olabilirsin!

Ey insan! Sen de şahitsin; öyle ise hakkı-adaleti nefsine ve ilişki halinde olduğun insan, hayvan ve bitki, her bir varlığa karşı göstermeye mecbursun. Kendi aleyhine veya yakınların aleyhine de olsa adil şahitlikten vazgeçemezsin. İlahi uyarıyı daima akılda tutmalıdır: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Kendiniz, anne-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa…” (Nisa 135)

Ey insan! Üzerine o vazife de düşünce Allah yolunda, hakkı-hukuku koruma yolunda mücadele etmekten ve şehit olmaktan da asla çekinmemelisin. Şahitsen, şehit olmaktan da korkmamalısın! Kuran’ın şahidi olan Ashab-ı Kiram, şehit olmayı dünyanın her nimetine tercih ettiklerinden, İslam kısa sürede yer yüzüne bahar yüzünü gösterdi.

Ey insan! Sen şahitlisin, sen şahitsin! Modern toplumun uğultusunda boğulup gitme; sana gerici ilerici ne derlerse desinler, sen Kur’an ve sünnete şahit bir hayat yaşamak zorundasın. Sözlerin, eylemlerin Allah’ın emirlerine uygun olmalıdır; kendini ilahi emirlerle nizama sokamazsan, âleme nizam vermek iddiasında da bulunma. Kuranla nizama girmemişsen akıbetinden kork!

Not: Bir insanın oğlu kıza, anne-babasına asilik edip söz dinlemese, ebeveyni seher vakti Hakka el açıp el Şehîd ismiyle zikir ve dua ederse tesiri görülür denilmiştir.

(M. Talat Uzunyaylalı)

 

Rabbimizi taklide, halimizi tahkike mecburuz ki, insan mertebesine yüksele bilelim!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s