Home

SEVGİ

Sevgi suyu cana değdi
Sevgi yükü dalı eğdi
Sofra oldu şunca ağaç
Yiyip içip şükret haydi

Güneş yıldız şu da söğüt
Verir bize hepsi öğüt
Ayva sarı, beyaz kar, süt
İç de aklet durma haydi

Başka değil sevgidir su
Çiçek böcek aslı hep bu
Sıfat çeşit özleri hu
Kulak ver de işit haydi

Sevgi ile yoğrulan töz
Akıl fikir bir de şu söz
Yoksa içte yanan bir köz
Sevgi yeli üfle haydi

Hak rahimdir gafil bilmez
Gafil kulun gönül gülmez
Sevgi hayat asla ölmez
Saç sevgini durma haydi

Talât yarın değil şimdi
Sevgi yoksa derdin ciddi
Seven kul cennete girdi
Sen de say sev yılma haydi

ZÂT

Ne varsa fıtraten ediyor dua

Dâînin yanında hazırdır Huda

 

Eşya şahit, zatına ver selâm

Aç gönül kulağını işit kelâm

 

Âlem natık, çok dinle, az söyle

Kul kemale erer günbegün böyle

 

Her vücut ayna oldu, görünen Zât

Zât’tan haber veren envaı sıfat

 

İlahî Zât’ı gören gösteren sen

Tevhid et ki; kıl-ü kal’iz sen ve ben

 

Felek başka değil, lahutî kitap

Cümle cümle söz, senden sana hitap

 

Ey insan! Kadrin bil; yekta incisin

Bakisi kesirin; sen birincisin!

 

PARDON!

Besi tosunlarıyız;

biz nahır, dünya ahır!

Her sabah yayılırız;

otlarız… otlarız…

Meradan meraya

hoplarız…

Akşam olunca

madensuyu içer,

yatarız!..

Pardon!

Biz, insanız…

 

HATIRALAR TUTSAĞI

Selfi çağı! İnsan toplar hatıra

Yüklesek bu yükü çekmez katıra

Hayaller dijital âlem mahkûmu

Anlatsak da artık sığmaz satıra

Hatırada kalan kalır hep geri

Mazi sarhoşudur uyanmaz seri

İster hapı yutsun ister nebatı

Gidemez ileri gelmez ki feri

Gidene ıraklar yakın besbelli

Durana anılar verir teselli

Uyanığa mahkûm uyuyan elbet

İster yüz yaşasın ister yüz elli

Ezandan namazdan almalı ibret

Vakitten vakite sıralı hikmet

Sırr-ı hayat an’dan an’a ulaşmak

Doğan gün batan gün akla işaret

Ahretin varlığı mümine kanat

İki günün birse aldandın Talât

Kanat çırp ilerle her yarın yakın

Bil ki şiir değil kulluktur sanat

 

DEĞİŞİM

Dolunayın son gecesi

ege denizi’nde yakamoz

dolunayın son gecesi

ayrılık, hasret için…

dilimde aşk hecesi

fena halde yorgunum

bir biçim, evet.. fakat

galiba ben bir hiçim!

dışım ötemorfoz;

metamorfoz içim

müsaade edin, geçeyim!..

 

GÖZ VE SÖZ

Göz verdi ki âşık olayım İlah

Ne gördümse sinemi vuran silah

 

Güzel ve büyüleyici bir âlem

Söyleşir hep gözümle gizli kelam

 

Sırlı bir efsun bakmadan edemem

Denizi, göğü bırakıp gidemem

 

Gözümle göz göze geldim bu sabah

Fırdönüyor dört yana sanki mubah

 

Azarladım, kirpiklerini örttü

Elime bir damla gözyaşı düştü

 

Ya âlem gözükmeseydi gözüme

Ya da hiç kızmasaydın aşk sözüme

 

 

 

 

SABAH UYANIŞI

 

Sabah Yıldızı müjde verdi

Güneş ardımda..

Muştuyu işitince tabiat

Uyan borusu çaldı

Şafağın önü sıra kuşlar

Saldı tatlı ötüşler..

Heyecanlı terler döktü

Göz açtı gonca

Kızıl tebessümle

Duaya durdu

Pembe yanaklı gül

Güz ağaçlarında serçeler

Sihirli nağmeler saldı

Ufuk anbean allandı

Dallar coşkuyla sallandı

Binlerce kanat ufka açıldı

Çığlıklar yayıldı her yana

Sabah açıldı! Sabah açıldı!

Güneşte meftundu bahçeye

Sevgisinin adı ısı ve ışık

Ayçiçeği dönüp selamladı

İnsan hariç! sabah uyanışına

Katılmayan kalmadı!

 

 

VAY AMAN!

 

Yine başım duman

Vay aman!..

Yüreğim bir keman

Vay aman!..

Muhalif rüzgârım

Vay aman!..

Eser dururum

Vay aman!..

Zaman zaman

Vay aman

Vay aman!…

ÖĞÜT-II

İslam’dan başkasın nafile övme

Kullar Hakkın kulu aman ha sövme

Elinle dilinle kimseyi dövme

Dava el âleme kızmak değildir

 

Gün geldi gün gitti ömür de bitti

Her gelen imtihan olup da gitti!

İnan! kim ne etti kendine etti

Sanatkâr görendir bakan değildir!

 

Bilmediğin suda rehbersiz yüzme

Boğulup gidersin kalanı üzme

Öyle hain hain etrafın süzme

Ahmaklık cahillik hüner değildir

 

Kervanlar gidiyor sen geri kalma

Gemini rotasız denize salma!

Senin olmayanı uzanıp alma

Uzun el kısa el makbul değildir

 

Kim de var çare? Hak vere derman

Doğduk öleceğiz değişmez ferman

Herkes gibi sen de al sat bir zaman

Rızasız kazançlar kazanç değildir

 

Artık sonbahardır yaprak üşüyor

Palandöken’e de karlar düşüyor

Yaşamak ne idi? insan şaşıyor

Gelip geçen fani baki değildir

 

 

KÜMBET

 

Bir vardır bir yoktur ey kümbet nasın

Dolar boşalır da boş kalmaz tasın

Ahretten habersiz kul tutar yasın

Sana bel bağlayan aldanır kümbet

 

Gül ile bülbülün coşkusu serde

Göklerin güneşin dünyan hep perde

Gezersin perdede keyfin her yerde

Sana âşık canlar ya nerde kümbet

 

Kümbet barınak gel etme tapınak

Taptığın nefsindir ey bak avanak

O ne emrederse tutarsın çanak

Çanak yalayanın ya nerde kümbet

 

Dünya din içindir ya niçin hilkat

Ne dini! dinara kesbi liyakat

Melekler gelince başlar mülakat

Dinar yığanların ya nerde kümbet

 

Gardaşlar! uyanın zaman geçiyor

Ecel denen tırpan her gün biçiyor

Kalmaz bir kafile konan göçüyor

Şehirler şairler ya nerde kümbet

GÖNÜL

Gözler baktığından niçin kaçıyor

Ya adımlar neden ara açıyor

Diller de sözden söze geçiyor

Âlem gönül kadar geniş değilmiş!

 

Kanaldan kanala gezer durusun

Her ne ise arzun arar bulursun

Bezip bırakırsın, işte sen busun

Âlem gönül kadar geniş değilmiş!

 

İster denizde ol ister karada

Nere gidip gelsen darlık orada

Bu can yabancıdır belli burada

Âlem gönül kadar geniş değilmiş!

 

Arkadaş! Yolcusun anla da uyan

Buralı değilsin gör ayan beyan

İmanla amelle var gönle dayan

Âlem gönül kadar geniş değilmiş!

 

ANADOLU

Yazı başka cefa kış başka cefa

Alın teri ekmek yer Anadolu

Çoluk çocuğuyla sürdü mü sefa

Kırık kanadınla uç Anadolu

 

Yemlikten salata ısırgandan aş

Yine de bileği taş Anadolu

O hep ayak idi olmadı hiç baş

Yüreği ciğeri mert Anadolu

 

Nafakamdır diye güne ot serdi

Çehresi bakırdan sert Anadolu

Orakla tırpanla rızkını derdi

Şükürlü secdeli ruh Anadolu

 

İki koyun vardı birin kolcu aldı

Hele çalış çabala yığ Anadolu

Sefer var! hükûmet haberin saldı

İki oğul birden ver Anadolu

 

Bin yıl var ki yerden kalkmaz sofrası

Ağadır, yedirir, şen Anadolu

Kuru ekmek bir de kefen torbası

Huduttan hududa koş Anadolu

 

Selçuk’un, Osman’ın şimdi Kemal’in

Borçludurlar sana yâr Anadolu

Doksan Üç Harbi’nin öküz senedin

Yırtıp attı köylün yurt Anadolu

 

Sırtında taşıdın bin yıldır bizi

Netsek azdır sana, ah Anadolu!

Mezarsız dağlarda cedlerin izi

Yurda tapu oldu kan Anadolu

 

 

GÖZLERİM

 

Gözlerim! Sırlarla dolu gözlerim

Gördüğüne ağız olur söylerim

Dolaşır da çarşı pazar usanmaz

Her gün seyre çıkar âşık gözlerim

 

Aynaya bakmasam benden habersiz

Bazen de diyorum; bu, terbiyesiz!

Avare bir rüzgâr, başına buyruk

Her gün dağda bağda koşar gözlerim

 

Beynim mi kalbim mi ardındaki kim,

Kim vardır içimde, kimdir bu mukim?

Düşüncem, ifadem onun eseri

Her gün sözden saza gezer gözlerim

 

Röntgenci mi nedir, dikizler durur

Bozma keyfim diye emir buyurur

Yürekte kaynayan coşkun bir nehir

Her gün yel sel olup akar gözlerim

 

Kâinat bir saray yol bulup girmiş

Sevgi ve merhamet onla bilinmiş

Talât her canlıya gözden verilmiş

Her gün aygın baygın bakar gözlerim

 

ŞÜKÜR

Nasıl geçiyor zaman

daha dün yazdı

bugün sonbahar

meyveli yeşil yapraklar

şimdi  gırı topraklar

üzerinde sesiz ölüler

ki her biri

kış yorganını bekler

gecede uzar, iyice…

lakin umut taşırız

şükür

canlanacak her şey

bahar gelince…

 

 

PARA

Öyledir! Gelimli gidimli dünya!

Paradır herkeste biricik hülya

Kiminde yok, kiminde balya balya

Para hayat için hayatsa para!

 

Ondan değerlisi daha çok para!

Varsa mangır, ulaşılır her bala

Yoksa mangır, beyim! avucun yala

Daldan dala konduran kanat para!

 

Sesini yükselt, a!.. ister ver emir

Para narında taş!.. gör nasıl erir!

Kimin ki nesi var, paraya verir

Ağlatan inleten!.. garip ki, para!

 

Sıra sıra olur, hanımlar beyler

Parası olana pek saygın derler!

Sorma daha sorma her nane yerler

Doğruyu yanlışı cem eder para!

 

Boş verip yasayı gözet kasayı

Bil paradır yapan anayasayı

Döşet akşamları keyfle masayı

Nizam-ı âlemi yıkan şu para!

 

Her şeyimiz para!.. ne basit dünya!

İman, ahlak, sevgi.. oldu mu riya?

Bir çoğun dörtnala bir çoğun yaya

Cennet cehenneme koşturan para!

 

Tevil etme, kuluz, kuruş putunun

Bak, ne var içinde iman kutunun?

Meczupları olduk döviz puştunun

Ölen de giderken der para para!

 

Hayat eşitlendi pis para ile

Akıbet ne olur Talât ne bile

Akçeli mendille göz yaşın sile

Arkandan güldüren sövdüren para!

 

TAŞLAMA

Ruhta olunca sefalet

Hak getire hak adalet

Herifte var her melanet

Koyun keçi evliyası!

 

Alıp sattığı şu dünya

Benim dedikleri hülya

Gördüğü hep fasit rüya

Koyun keçi evliyası!

 

Danslı zikirde marifet

Dilinde bir söz hakikat

Ne gezsin kalpte taharet

Koyun keçi evliyası!

 

Çektikleri mal mülk yası

Kat kat olmuş gönül pası

Netsin buna hamam tası

Koyun geçi evliyası!

 

Suyu kurumuş derede

Yüzen balıklar nerede

Uyana Allah verede

Koyun keçi evliyası!

 

Şeriata uyan yoktur

Yalandan evliya çoktur

Talât gördü karnı toktur

Koyun keçi evliyası!

AŞK-I RUHANÎ

 

 

Düzeltmek istersen hali

Şerab-ı aşk-ı ruhanî

Siler kalpteki buhranı

Puthaneni mescit eder

 

Doğruyu tut eğriden kaç

Nefs yüzüne toprağın saç

Bil ki budur kula miraç

Çakılların cevher eder

 

Halin şeytanî rahmanî

Rahmanî de bil dermanı

Arama başka fermanı

Derman seni dertsiz eder

 

Ofla öfle ne işin var

O ki nefsten, fuzuli zar

Vay vay ile edilmez kâr

Dam-ı şeytan iflas eder

 

Talât bırak seni beni

Hak sever hakkı seveni

Kulu yer ise geveni

Cinanını niran eder!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GELİNCE

 

Bülbül ağlar her seher

Ehl-i aşktanmış meğer

Gözyaşı aşka değer

Leyla kalbe gelince

 

Kimde ki var aşk derdi

Odur insanın merdi

Mecnun’u yere serdi

Buy-i Leyla gelince

 

Aşk yeli, yel-i seher

Lahutî sırdır eser

Dünyadan sıdkın keser

Sofra-yı aşk gelince!

 

İbrahim-i aşk nerde

Ki, put koymadı serde

Aşk şifadır her derde

Dert yüreğe gelince

 

İksir-i aşk mest eder

Kokusu dosta gider

Yakup’un derdi biter

Gömlek ulak gelince

 

Talât, gamsız, bil ki çöl

Çöl yerinde olur mu göl

Ölüm haktır aşkla öl

Melek gülle gelince

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSA

 

Tur-i Sina’da bir Musa

Savt-ı İlahîyi duysa

Ateşi kalbine koysa

Bin Firavun para etmez!

 

Buzağıdan ses gelse

Ateş-i Tur onu değse

Mümin bu sırrı bilse

Bin Samiri para etmez

 

Kimde ki var Lât-ı Menat

Şeytan ona taktı kanat

İns-i cin okur lânet!

Bin Lehep bir para etmez

 

İbrahim’e geçti ateş

Ey Habibim! durma yetiş

Koydu mu Babil’de fetiş

Bin Nemrut bir para etmez!

 

Kimdeki var nur-i iman

Olur mu hiç hali yaman

Sarsılsa da zaman zaman

Bin şeytan bir para etmez!

 

Çare yoktur salaha

Rahmeti çoktur vallaha

Talat teslim ol Allah’a

Gayrisin bil para etmez!

 

 

BİLEN VAR MI?

Eğriyi doğruya kattı

Hidayet güneşi battı

Huzurla uykuyu yattı

Uyanır mı, bilen var mı?

 

Batıl hakka kılındı eş

Makbul nesne! yiyildi leş

Küle döndü kalpte ateş

Savrulduğun bilen var mı?

 

Herkes çatar şuna buna

Yol yok ki gitsin yoluna!

Ahir zaman derler buna

Dehşetini bilen var mı?

 

Çayırlar verdi heyecan

Anlamadın ey babacan!

Tek sürü var, tek bir çoban!

Gafletini silen var mı?

 

Sahipsiz mülk nerde, Talât

kulak bul da hakkı anlat!

Rehber oldu Lât’la, Menât

Kâbe’sini bilen var mı?

 

SEHER VAKTİ

Vakt-i seheri çok kolla

Göz yaşınla name yolla

Rabbim deyip hele ağla

Viran kalbin gülşen olur!

 

Çekme boşa ah u zar

Her işte çok hikmeti var

Sabrettin mi hepsi de kâr

Sabırsız kul pişman olur

 

Zahirin halk, batının Hak

Bu hikmetle nefsine bak

Zikir, fikir lâmbanı yak

Karanlığın ruşen olur!

 

Âlem bu ki, kimi cefa

Ardından söker hem sefa

Her ne olsa göster vefa

Vefalı kul sultan olur!

 

Eğer ki yok, sabrın saman

Savrulursun halin yaman

Akıp giden ‘sensin zaman!’

Kıymet bilen cevher olur!

 

Talât gördü, budur dünya

Başı hülya sonu hülya!

Teslim-i can etti Hu’ya

Bekler sonu nice olur!

 

SORULAR SAĞNAĞINDA VARLIK!

 

Koca okyanus yaptım balıklara

Çok su içsinler diye kana kana!

Bir telaşla koşup geldi sözcüler

Medet! yetmez okyanus bunca cana!

 

Güneşe ısınsın diye ateş yaktım

Yıldızdan kolyeyi boynuna taktım

Seyretsin diye uzayı ev yaptım

Medet! dedi yetmez uzay bu cana!

 

Işık yarattım karanlığı gizledim

O ne diyecek diye durup izledim

Karanlık olsa da görsem kendimi!

Medet! dedi kimim? söyle bu cana

 

Yağmuru yarattım büyüsün hayat

Islansın uykudan uyansın memat

Dedi neden gizli bana keşfiyat!

Medet! göster ıslanmayı bu cana!

 

Düş yarattım müjde olsun ruhuna

Düşle taşıdım gaybı huzuruna

Susamdı o da taktı uykusuna

Medet! Uykusuz düşü göster cana?

 

Talât isteyeni isteteni bilmedi

Cevaplar çoğaldı sual bitmedi

Aklı kısa kaldı fikri yetmedi

Ya Medet! can kimdir? Bildir şu cana!

 

GECE YAĞMURLARI

Gece, ah! sadece

uyku için midir?

‘Gece yağmurlarında’

ıslanan aslan

gecesi olmayanı

ölüden sayan

sevdalı ruhlar…

Aşkı onlar bildi

bir onlar ‘Zümrüdü Anka’

nefs puthanesinden azade…

FUAT SEZGİN’E…

O Şark’ın evladı

o sezgin fuat!

İlimle fikirle

yaptı fütuhat

Mavera göğünden

kutlu bir seda

Ömerce, Fatihçe

kâmil bir eda

Miras-ı Kuran’a

oldu pervane

dedi medeniyet

borçlu İslam’a

Eseriyle müessir

azim bir hisar

Alemdar-ı Resul

bir Pertev nisâr

Cehdetti durmadı

şunca bir zaman

İspat etti sözün

yüz çilt eserle

Gülhane parkında

kutlu bir çınar

yahut bengisu

lahutî pınar

İftiharı oldu

mazlum milletin

yakıştı İstanbul

bir taç başına

DAĞINIK ‘BEN’

Kendimizi ifade edemedik

bilemedik ben kim

siyah ya da beyaz

insan olmak çölde

nedir bu insan olmak!

Kendimizi ifade edemedik

siyaset veya din

ev ya da sokak

da insan olmak

nedir bu insan olmak!

Kendimizi ifade edemedik

söyleyeceğimiz neydi

söyledik mi sözümüzü

bilemedik evvelini ahirini

nedir bu insan olmak!

Kendimizi ifade edemedik

kitlesel dağınıklıkta dağınık

kendimiz hakkında konuşamadık

kendimiz kim bilemedik

nedir bu insan olmak!

Kendimizi ifade edemdik

de temmuz sıcağında üşüdük

seninle de konuşmuyorum

kendimlede -ki soruyorum

nedir bu insan olmak!

 

NEFS

Sordum bir bilene, kimdir âlemde ahmak?

Dedi: Âlem-i nefse öküz gibi bakmak!

Efendim! Nefsine uyup azdıkça azmak,

öz eliyle özüne gayyada kuyu kazmak!

Ahmak o ki, şeytan-ı nefsi mürşit bildi,

Mürşidi, güya hidayet yolunda dildi!

Durma; istediğin kadar göster ve bağır,

Arş-ı rahmandan gafil; göz kör, kulak sağır!

Âlem senin değil mi, koştur; hepsi boştur,

eremez menzile nefs, tek kanatlı kuştur.

Hidayet! Musa Turu’ndan bir ateş almak,

yıkanmak o ateşte, odur nurdan ırmak!

RAMAZAN SEVİNCİ

İnanç ve sevinç ayıdır ramazan

O saldı âleme kulluk coşkusu

Kaybetmedi asla onda kazanan

Zulmet nura döndü işin doğrusu

Kuran ve arınma senin nasibin

Rahmet-i rahmana kılındın tahsis

Mümine kılavuz Kitab-ı Mübin

Mübin’le viranı ettin mi tesis

İkramın zirvesi Kadir Gecesi

Sofrada olana yetişti nasip

Cennetlik kul oldu gör ki nicesi

Affetti borçları O Yüce Hasip

İç emri verince her yandan ezan

İçtiğin su değil bil ki bengisu

Oruçla, zekâtla ameller kazan

Kiri yıkar  düşün başka hangi su

Rabbin verdi sana ‘berat’ hediye

Sevinç gözyaşları döksen yeri var

Kulluktan kaçtın a! bilmem ne diye

Kimi bulacaksın, kim olur ki yâr

Amandır Talât kulluğa devam

Hüşyar gönlün varsa her gün ramazan

Günde beş kez deki işte bu davam

Nefsim azı şeytan hem arabozan

ÇIKIŞ VE İNİŞ

Hayat! Başı da anlamlı sonu da!

İnsan! Kabiliyetli, aklı da uzun fikri de

Sen de anlarsın bunu

ufka bakıp yıldızlara dokundukça…

Kader! Gündoğumu ve günbatımı!

Yaşamak! Sandınsa bir barut atımı

Hayıflan! Işımadın ve ısıtmadınsa,

çıkışsız inişlerde kaldınsa…

Her gün çıkar ve iner, huzurlu yaşar,

huzurlu batar güneş.

Canlanırım her baktığımda yüzüne

Uyanır küllenmiş közümdeki ateş…

Ben de yükselmek isterim

Işımak ve ısıtmak…

KADİR GECESİ

Yoktun, seni var etti

Yetmedi hem yâr etti

Âleme sultan etti

Düşün Kadir gecesi

Kalma bigâne Rabbe

Hayat taşıyor habbe

Kâinat habbeye kubbe

Ruhu Kadir gecesi

Adın yoktu ey adsız

Hatırsız böyle yadsız

Nasıl yaşarsın yâdsız

Yâd et Kadir gecesi

Önce gönlünle buluş

Gönlüne danış konuş

Akılsız böyle bihuş

Durma Kadir gecesi

İki gözün vardır bil

Kalp ve baş gözüne dil

Din ile aynanı sil

Nurlan Kadir gecesi

Nefsini adam sanıp

Ömrünü etme kayıp

Gafletle geçti ayıp

Uyan Kadir gecesi

Talât’ın işi zikir

Kuran’ı eder fikir

Zikir fikir yoksa kir

Gitmez Kadir gecesi

HAYAT

Çayın rengi ufkun dengi

Şarkı söyler yağız çengi

Der ki korkma sensin bengi

Kanma renge solup geçer

Hayat kadeh içtin bitti

Ömür nefes verdin gitti

Canan cana gör ne etti

Hüşyâr olan sırrı seçer

Hayat yolu allı pullu

Kimi kürklü kimi çullu

Kısa yahut uzun kollu

Koymaz felek eker biçer

Kervan dolu boylu poslu

Kimi küllü kimi korlu

Şu da beyin falan oğlu

Tahta ata o da duçar

Giren sarhoş oldu bezme

Talât aman gafil gezme

Ayak ipin boşa çözme

Durmaz kervan konar göçer

MOR TEPELERİ BEKLEYENLER!

Gün batımının ötesindedir evim

bekliyorum, gelince saatim,

evime gideceğim…

Mor tepeler insanlarla dolu

ufka bakıp yalnız yaşar her biri

yalnız ölmek için gözlerler yolu.

Geceleri çıkar önden gidenler

yıldız olup göz kırparlar..

Mor tepelerde bekleyenler,

haber alınca maveradan

ürkmezler  artık karanlıktan..

GÜN BATIMI

Kaç yaz gitti saymadım kaç gün batımı..

Hangi limana sürdümse yatımı

karşıladı beni gün batımı.

Nasıl da tehdit ediyor katımı,

kızıl yeleli atımı, gün batımı!

Ömür dört mevsim dört köşe kutu

her köşeden görülen gün batımı

ve yaşamak resme bakıp

oyalamak hayatı

şu bir atımlık barutu..

HAKKI VAR

Envaı çeşit bitkiyle dolu
bir bahçedir hayat,
herkes için kuruldu
bu nimet sofrası.
Her ağacın, her bitkinin,
dört mevsimde hakkı var;
çiçeğini açmaya,
kokusunu salmaya
hakkı var gülün,
meyvesini vermeye elmanın…
Yumuşak otların, sert ağaçların,
rüzgârlarla salınmaya hakkı var.
Hakkı var yağmurlarıyla
çayırları ıslatmaya bulutun.
Tavus kuşu renklerini gösterecek,
hakkı var, guguk kuşu ötecek,
kanarya vicdanıyla şakıyacak,
hakkı var, her varlık,
hür yaşayıp hür ölecek!

Ey Ümmet!

Ey afyonlanmış ruh!
Buğzunda mı yok?
Onlar, o mazlumlar, kardeşlerin;
Ağızları var, feryat eden,
Gözleri var, gözyaşı döken,
Kulakları var, ahu enin ile malul…
Yürekleri var, ah!.. ateş sonrası köz!
Ey kör, sen,
Sen ey sağır!
Ey ağızsız, dilsiz!
O mu ölü sen mi?

Ey medeni!
Biliyorum, Levi’lerin rabbi Yeruşalim’de oturmuyor!
Washington’a taşındı uzun zaman önce…
Siyon Dağı da Manhattan kulelerinin üstünde!
Fakat biz, biz ‘kulesiz’ rabbe inanıyoruz!
Yerin ve göklerin Rabbine…
Milletlerin tek İlahına; Allah’a…
Daha önce sizden intikam alana!

Ey medeni!
Filistin sokaklarında kimse yok;
Mustazaflar Allah’la konuşuyor!
Biliyorum, korkmuyorsunuz bizden,
Fakat Rabbımızdan korkun!
Çünkü O, kucaklarında ölü bebekler taşıyan
mustazafları dinliyor şimdi!..

ŞARKI

 Gönül! Niçin eksik olmaz hevâ vü hevesin senin

Gitmezsen yâr yolundan eğer çekemem ben vebalin

Lütfuna erdin bunca yok mu yâre vefadan eser

Güze erdi ömrün ermedi yâr-i câna kemâlin…

KÖY ODAMIZ…

 

Erzurum’da mevsim dar 

Ne güz ne kış bahçesi var

Kapı soğuk, dam boyu kar..  

 

Pencerede sardunya al

çiçeklerle dopdolu dal

sal sardunya kokunu sal..

 

Soba çıt çıt, tezek yanar

Kedim sarı, iple oynar

Tepside yakutî bir nar..

 

Kireçli duvarda duran

Gül nakışlı kapta Kuran

Oku kuzum, haydi davran..

 

Tavlı minder halı yastık

‘Gagam’ da var, tuzlu fıstık

Yadigâr saatim tık, tık..

 

Geçti zaman günler ile

Yaşamayan nerden bile

Kattım sesimi bülbüle.

(Uzunyaylalı)

ANNEM’E

Mezarın başında seyrettim, durup

O güleç çehrenle bana bakarken

Munis seslenişin ruhumda duyup

İçime içinden sevgi akarken..

 

Mermer midir mezar kuru bir toprak

Yaşarım yaşarsın gönlümde anne

Rüzgârda savrulan şu sarı yaprak

Bilir ki baharla doğarım yine..

 

Ölünce çekildin hasret dağına

Melülce bakarım ardınca anne

Ben de yakalanırım ecel ağına

Kavuşmak için sana, girerim sine

 

Bilirim anneler sevgi gözesi

Her çocuk yıkandı bu suda anne

Ah! Sen olmayınca, kimin var nesi

Yavrum der de yolum beklersin gene

(Uzunyaylalı)  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlahî tebessüm!

Nisan!.. Bahara çıkmak üzere olan
tenha bahçelerde gönlüme dolan
Allah’ın eserlerini görmeye gittim;
Palandöken’den inmişti coşkun kar denizi
yeşil dallarda gün sayan tomurcuklar
sarı çiçeklerini açmış kızılcıklar
Hepsi de beyaz ihramlara bürünmüştü
Allah’ın eserlerini görmeye gittim;
karda güneş, gökte mavi.. bahçe canlı resim
nesneler flu, görünen ilahî tebessüm…

Uzunyaylalı

MODERN MAHKÛMLAR

Elinde akıllı telefon

Yorulunca internet ya da TV…

Haydi, bahçeye gel, bizimle topla kivi

İçerden çıkmak istemiyorsun, niye?

Hareketsiz kalmak, böyle biteviye…

Öğlen güneşine çık hiç olmazsa

Çınarla beraber sıcak çime gölge sal

Kon bir dala sende, kuşların şarkısına katıl

Çekme, böcekler ziyaret etsin elini

Yaz yağmurlarında olsun ıslan biraz

Dokunsun bırak, okşasın yüzünü meltem

Dolunayın ışığında yıkan iyicene

Semaya bak, derin göğe, ta yıldızlara

Mangalı da yak, çatlasın mis gibi lazut

Oğlum, Mesut; oturan hangi boğa mesut?

Uzat elini uzat, bak dalda kiraz

Yaşa biraz kardeşim, yaşa bira

MART BAHARINDA ERZURUM

Mart baharının ürkek mehtabında Erzurum
Uyanıyor, genç delikanlı gibi uykusundan ağır
Dadaşkent bahçelerinde dolaşıyor nesim-i nevbahar
Neftî tomurcuklarla yürüyüşe geçmiş genç leylaklar
Işıklı bir nehir gibi bahçe akıyor Nisan şafaklarına
Yeni mehtaplarda eski baharların muammasına dalıp
Neye yarar ki bir heykel gibi öylece camid kalıp
Katılmamak, ezel baharın aşk ve neşe şarkılarına…

KEDİ İLE KÖPE

Köpek, pirzola yerken söylendi,

tutamadı kendini iyice bir yellendi.

“Yiyip içip danalara döndük kedicik,

Sahibenin evlatları olduk, biricik!”

İpek yastığa yaslanmıştı, kedi.

“Öyle gözüküyor, mirim!” dedi.

Uzanıp sardalyesinden yedi.

“Acıyorum sahibeye, n’olcak hâli

Pek bize benzedi pak cemali!

Sahibeden geriye kalanı saysak;

Gardırop, mide ve barsak!”

Köpek, dedi: “Var gibi gözüküyor aklı!

Lakın sensin haklı; aklı, midesinde saklı!”

Kedi, papyonunu düzeltti ve zili çaldı.

“Çıksak mı şekerim, kuaför saatim!

Kalmadı takatim, üretim ve tüketim,

bir de her şeyin başı eğitim, mirim!”

Köpek doğruldu ve gerindi.

“Ben de sizinle geleyim, AVM’yi gezeyim

Para niçindir ki; giyim ve yiyim!..”

 

SELFİE ÇAĞI

Âdem ile Havva resme baktı, tabiata ve gökyüzüne…
Manzara çok güzeldi, varamasalar da özüne.
Gün geldi bıktılar, yazıyla meydana çıktılar;
fikir daha güzeldi!.. Nihayet ondan da sıkıldılar.
Gazeteyi icat ettiler; siyah resim, renklisi harika!
Derken metni azaltıp resmi çoğalttılar,
o da bıktırınca, daha yeniyi kovaladılar.
TV ve İnternette karar kıldılar.
Oh! Ne güzel; dinamik ve statik resimler!..
“Saçmalık!” dedi Havva, bıkmıştı,
Âdem’i yanına alıp ‘selfie’ başladı,
başkası yerine kendini izlemek!..
“İşte, bu!” dedi, Havva. “Bu, bir devrim!”
Âdem, hak verdi; önde yürüyordu, evrim!
Selfie çektiler, her yandan selfie!..
“Havva! Artık yeter!” dedi, Âdem.
“Bıktım resimden, içim hep elem!”
Balkonda omuz omuza oturdular;
“Hâlimiz ne olacak?” diye kafa yordular.
Havva sordu: “Kaç bin yıldır buradayız?”
Cevap verdi Âdem, kızıl ufka bakarken:
“İlk güne dönsek, şehrin ışıklarını söndürsek,
eskisi gibi, geceyi ve yıldızları seyretsek!..”
Havva, güldü, “TV’de, ‘yıldızlar’ belgeseli var,” dedi,
“içeri geçsek de onu kaçırmasak!”

YAPRAK

Rüzgâr çalınca ıslık, dalından indi yaprak.
Öyle hafifti ki, rüzgâr onu kaparak,
savurdu köşe bucak.
Canı yandı, örselendi, yaprak.
Baktı annesine ağlayarak…
Böyledir dedi, anne; akılsız öğrenir,
her rüzgârla savrularak!..

KIRKAYAK

AVM’ler, kahveler, lokantalar biidrak
başka yere çıkmıyor caddeler, kısrak
şehir deviniyor; yorgun bir kırkayak

susturmak için ruhunu süsten medet umarak
boyalarla, ipeklerle, plastiklerle avunarak
şehir deviniyor; yorgun bir kırkayak

nezahet ve mahremiyet kaldırımına basarak
yürüyor; hayır çiğniyor, taştaki aksini
şehir deviniyor; yorgun bir kırkayak

iliştirilmiş bir nesne olduğunu hissederek…

PASAPORTSUZ GİRİŞLER

Rüzgârların pasaportu yok sanırdım, meğer

kuşlar ve balıklar da pasaport taşımazmış!

Karakış önü geçti semadan son göçmenler,

uğurladım yine de her birini Palandöken’den.

Duydum! Hamsiler de izinsiz çıkmış, Marmara’dan

Ne bayrak takan var, ne tanıyan sınır!

Ne olacak kardeşim; sahipsiz memleket!

Şimdi gel de olma sinir!

Beynelmilel şehir olmak, iyidir

dedi bir aklı evvel, küresel köylü ol!

Bak, şehirlerde azim bir inkılap…

Yabancı ağaç girişi de yeni bir dalga,

ne hoş! Erzurum caddelerinden çekildi

evvelkiler; karaağaç, akasya, kavak ve söğüt!

Göçmenler, süs eriği ve elması her yanda!

Kavşaklarda, refüjlerde yükselen mavi ladin!

Sarıçamlar, aşina yüzler gibi ilgisiz.

Salınmakta etrafta gezginci ağaçlar.

Eski yüzler; alacakarga, karakarga, serçe,

kumru ve bir de ben, çamlıkta,

eski hikâyelerle demlendik.

Yaş da ilerledi, dedik; göçmenlerden dertlendik…

Yeniye aşinalık pek güç, böyle karar verdik!

SEYAHAT

Niye böyle, bilmiyorum!
Seyahate çıkacak adam gibiyim,
seyahatte olsam bile!..

Ve duymak, o esrarlı fısıltıyı,
göz için iyi bir şey arıyorsan,
gel beri!..

Çekilmek sonra seyahat ipiyle,
mahrem imgeler ardınca,
oradan, oraya!…

Lakin nereye gitsem,
denizde, ovada, dağda,
akşam ve sabah, hep orda!..

Biliyorum! Biliyorum!
Bir yerli olmak en iyisi,
fakat, o yer neresi?

ERZURUM’DA SONBAHAR PAZARLARI

Sonbahar pazarları gittikçe daha sarı
Bal kabağı, mısır, ayva, nar, kiloyla limon
Malatya’dan aşma, İspir’den fasulye, Livane’den darı
Cüsseli kavun karpuz, değmiş mi acep hormon!

Kalabalık ki nasıl, iğne atsan yere düşmez
Kapya ve yeşilbiber, turşuluk fasulye ve hıyar
Hanım abla hanım kız, gezer durur da bezmez
Bahtiyar bir memleket, bulunmaz böyle diyar!

Minibüs ardı dükkân, ta Ege’den geldi zeytin
Mal dolu her bir tabla, şükür de varsa ne âlâ
Kehribar ağızlık dudakta, çeker durur nikotin
İter arkadan beybaba, şöyle çekilsen bala!

Üretenler var olsun, yoksa nasıl kâr olsun?
Tereyağı, taze yoğurt ve peynir, şu da ceviz
Tarla eken, bağ vuran, bahçe kuran altın bulsun
Yerli malı yesin herkes, dışarı gitmesin döviz!

Traktör çalışsın, pulluk ışıldasın güneşte
Lütufkâr Tanrı’nın adını ansın daima dudak
Büyükanne köyden geldi, önünde taze erişte
Entari, ayakkabı… Dikkat et, kırılır bardak!

Kolay sanma yetişti şu kocaman lahana
Hep alın teri, hep emek, gördüğün şunca nimet!
Zayi etme sakın, yiyeceğin kadar koy sahana
Çöpe atılır mı hizmet? Göster emeğe hürmet!

CEMİYET VE İDRAK

Adam “Ben kimim?” diye sordu.
Bilgin sessizce durdu,
‘Cemiyetsin!’ dedi.
Adamın anlaması gecikti.
Bilgin, baş eğip iç geçirdi.
Dedi: Cemiyete uyarız;
Sesimizi cemiyette duyarız!
Her insanla her an,
Yeni bir ‘Ben’ kurarız.
Adam başını dikti,
İdraki bitti!
“Anladım! dedi.
Ben, bukalemunum!”
Bilgin tebessüm etti.
Kalkıp camın önüne gitti.
Dedi: ‘Ben’ler caddesine’ gelip bir bak,
Akıl fenerini de iyice yak!
Şekil alıyorsun bana bakıp
Şekil alıyorum sana bakıp!
Ötekiyle kuruyoruz yeni bir Ben!
Ben olmadan olabilir misin Sen!
“Akıl, his, Ben’in temeli değil mi?
Bunlardan gayrı mı cemiyetin rengi?”
Saydıkların potansiyel kuvvet,
Cemiyette zahir olur, fehmet!
Şey’lerle çalışır, his ve akıl,
Başka söz bulamam, haydi yıkıl!
“O zaman Ben, Sen’im; Sen de Ben!”
Be adam! Ben olmasam sen,
Sen olmasan ben, olamam!
Sen’in için oynarım rolümü,
Ben’im için oynarsın rolünü.
Beklerim yolunu,
Beklersin yolumu…
“Madem cemiyet inşa ediyor beni,
Samimi kılacak ne var ki, beni seni?”
Cemiyet müteahhidimiz,
Karşı çıkamam sana,
Nasip olmaz samimiyet,
Ne sana ne de bana!
Kitle benim düşüncem,
Ben kitlenin fikri,
Haydi, git ki, kimse idrak edemez
Bu, Ben’in zikri.
Nafile söz söyledi gelen giden,
Tanrı’dır kendini şey’siz idrak eden.

YAĞMUR TANESİ

Gökten inerken

Yanındaki kardeşlerinden

Kendini fark etti ‘yağmur tanesi’

Sağındaki solundaki de babası anası

Ooo ne de çoktu, hepsi hısım akrabası

Göğe ne zaman çıktığını bilemedi

Fakat dünyaya inişi muhteşemdi

Harika bir manzara…

Fakat o kadar çoktu ki kardeşleri

Ezilecekti az daha

Derken kendini buldu ırmak yatağında

Bireyken keşfetti ‘toplumsallığı’

Nice taşlardan sekip suya karıştı

Hisseti kitlede bireyselliği

Bireyselliğin tadını…

Dere tepe düz gitti, güz de bitti!

Anladı, her yolculuğun sonu var

Yaşamakta güzeldi hani,

tükense de azar azar

Şaştığı şu idi ki: Suyun içinde damla!

Nasıl hâlâ ben kalabildi?

İnişi ve yokuşu öğrenince damla

Dolunca kabarcıktan yüreği gamla

Ben olmak istemedi artık.

Ölmek neydi peki?

İşte o an, o denize, deniz ona doldu.

Kabarcığı ve rengi soldu, her yan deniz oldu.

HAYALCİ

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
İnsaf etmek lazım, hayalci sayılmaz palavracı
Biri kendini avutucu, öteki âlemi uyutucu
Gâh padişah olurum, düzene nizam veririm
Gâh akıllı silâhlar yapıp Amerika’nın hakkından gelirim!

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
Koyar mıyım denizde boğulsun bir kul
Çocuklar kalmasın yetim, analar kalmasın dul
Bomba atmak da kimin haddine, sessiz şehirler üstüne
Yazarım bir program, füzeler döner zalimin göğsüne

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
Analizler sunarım insanlığa, derin
Hangi kılığa girersen gir, değil mi ki hür değilsin
Kurtarırım beşeri sonra, şirketlerden, holdinglerden
Cep telefonundan, sosyal medyadan, nice üç bin kâğıttan

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
Saraylar gibi camiler yapıp boş bırakır mıyım?
Statlardan, at yarışlarından, meydanlardan
Çeker alırım ellerinden, toplarım köleleri bir bir
Özgür ruhlarla doldururum mabetleri, hem de beş kez

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
Yapışırım yakasına insan zaafı üzerine tarla ekenlerin
Serbest piyasa, kapitalizm, kominizim, ha!
Yedirir miyim insanı hiç aç kurtlara
Başlarında paralarım tuzaklarını

İyi bir adamım ben, bir hayalci…
Adil bir düzen kurarım, herkes mesut, bahtiyar
Sonra derim: Uyan, uyan ey insan!
Yoktur Allah’tan başka tapacak
Yoksa kıyamet kopacak!

 

ALLAHUEKBER ŞEHİTLERİ

Düşman yurduma gireli

Sen oralı ben buralı

Yâr olup karşı duralı

Bu dağlar karlı boralı

Gülüm dağlarda kalalı

Sözümüz Allahuekber

Fırtınadır kardır dağlar

Hazan çöktü gamlı bağlar

Garip yârim yaşmak bağlar

Yüreğinde neler çağlar

Gülüm dağlarda kalalı

Sözümüz Allahuekber

Bilir mi ki hâlim sağlar

Anam yavrum diye ağlar

Ciğerini ateş dağlar

Karadan yazmalar bağlar

Gülüm dağlarda kalalı

Sözümüz Allahuekber

Gülü sümbülü, şehitler

Bu dağlar Allahuekber!

Bu dağları melek bekler!

Konuşur Allahuekber

Gülüm dağlarda kalalı

Sözümüz Allahuekber

Özümüz Allahuekber

YENİ BİR MİLLET DOĞUYOR!

Kaos ortamı gebedir
Yeni bir millet doğuyor
Ki onlar Batı rüzgârına karşı bir sığınak
Kuzey fırtınalarına karşı bir barınak
Çobanı öldürülmüş sürüleri
Dağılmışları toplayacak
Çöl muhacirlerine vaha olacak
Onlar kayıp hazinenin bekçileri

Onlar geri dönüyor
Görmüyor musun şafak söküyor
Ben kokusu olanım
Ben Allahuekber Dağı’nın
Kardeleniyim
Sana söylüyorum ki
Tanrı’dan iyilik görmeyecek
Uzasa da gölgeleri zalimlerin
Ömürleri uzamayacak

Güneşin altında neler
Neler olacağını kim bilebilir?
Ben zambağıyım bu dağların
Türkiye yaylalarının
Köknar, lâdin ve kayın ormanlarından çıktım
Sarıçiçekler açıyorum sarı çayırlarda
Sarı güneşe bakıp yol alıyorum
Görünür oldum her yandan
Gölge salıyorum coğrafyama
Uzuyor, uzuyorum

Allah’ı ve kullarını tanırım
Sancağım aşktır benim
Sarı rengime bakma sakın
Rengim sarıdır içim bahar
Cedlerim uyandı bir kez
Sol yanım Selahaddin
Sağ yanım Fatih
Ne kadar diken varsa ülkemde
Rüzgârımdan irkilmekte

İşaret zahir oldu artık
Tanrı benimle bende onunla
Peygamberler dağlarında ateş yaktı
Sevr Dağı’nın yolcuları mağaradan çıktı
Ölümün kol gezdiği sokaklarımda şimdi
Karanlıkta kalan herkes bu ışığı görecek
Yürüyecekler dört biryandan ışığa
Allahuekber yükselecek, yükselecek
Duyulmaz olacak acımasız adamların türküsü

Tanrı’ya danışanlar
Firavun himayesine muhtaç değil
Nil’in çocukları Musa’nın ardında saf tutuyor
Ebabil kuşları çoğalıyor her yanda
Gagalarında yıldırımlar taşıyor
Yıkık şehirlerimin üstündü
Anka-yı mağrib dolaşıyor
Ankara’nın kolu nasıl da uzuyor
Tanrı’nın uzattığı yere kadar

Adildir Tanrı adildir
Yaptığımızın karşılığını aldık
Kırılacağımız kadar kırıldık
Hüzün gözyaşlarında yıkandıkça
Tövbemizi kabul etti şükür
İbrahim’i mi yalnız bıraktı
Muhammed’i mi Tanrı?
Romalı ne der diye beklemedi İsa
Firavun varsa Allah benimle dedi Musa
Su kokusu aldı çınar
Her dal artık bir bahar

 

TASAVVUFİ ŞİİRLERİM

DENİZ VE BALIKÇI

Bir balıkçı vardı, denize tutkun

Yelkenlerini şişirirdi rüzgâr

Dolaşırdı gemisi dört bir bucakta

Bazen balık çıkarırdı denizden

Bazen de inci

Bir gün deniz fırtına oldu

Fırtına deniz

Gemi balık oldu

Gemici inci

Çırpındı yüzmek için balıkçı

Deniz güldü aşığına

Bu ne sadakatsizlik? dedi

Hayatı mı var balığın, denizsiz?

Dur da öl bu denizde

Deniz ol, a vefasız!

CEMAL SAHİBİ VE AYNA

Bir gün bir cemal sahibi

Bir ayna yapıp ona baktı

Gönlü kendi hüsnüne aktı

O gün cemal aynaya

Ayna cemale meftun oldu

Ayna dile gelip söyledi:

Cemalin oldu cemalim

Kemalin oldu kemalim

Sen bana baktıkça

Ben sana bakarım

Ezelden âşık-ı sadığınım

Cemal sahibi dedi:

Ey Ayna! Ne yücesin sen de

Kıldım seni kendime bende

Raviler der ki Cemal ile Ayna

Ezelden birbirine müştaktır

Sırlara aşina bir pir ise dedi ki:

Her ne var âlemde Âşktır.

MIKNATIS VE DEMİR

Bir gün demirin yolu

Mıknatısın mahallesinden geçti

Olan oldu… Demirin gönlüne mıknatıs

Mıknatısın gönlüne demir düştü

Bu işi duyan şaştı

Aşkları denizler aştı

Nice âkil adamlar

Bir anlam aradılar

Söz uzayınca gereksiz

Mıknatıs dedi, o bendendir

Ben de ondanım dedi, demir

Biri iki görmekte niye?

Bu beşerde tuhaftı hani

Bunca söz manasız

TANRI’NIN İNCİYLE KONUŞMASI

Tanrı’nın vasıf denizi taştı bir gün

Kıyıya nice şeyler ve bir inci saçıldı

Bir neşe sardı her yanı, vasıf açıldı

Lakin münadisi yoktu, vassafın

Tanrı İnci’yi lisan kıldı

Haydi, konuş, dedi

İnci’nin sırrı ayan etmesi

Tanrı yücedir! dedi İnci

Kıldı beni Halik’ını, mahlûkunu bilici

Müsemma-yı Akdes’ini diyici

İsim ve sıfatla bildim zatımı

Zatımda gördüm Zât’ını

Tanrı hoşnut oldu, dedi ey İnci!

Kıldım seni sırlarımı bilici.

DERVİŞ VE GÜNEŞ

Gündüzünü gecesinde kaybetmiş

Bir derviş vardı Güneş’e âşık

Leylâ Mecnun’a nasıl kıble olmuşsa

Güneş’te Derviş’e öylece kıble olmuştu

Fakat ne yana yüzünü dönse Derviş

Gece yahut yıldızlı gece idi selâm verdiği

Ah edip durmadaydı dağ başlarında

Kara da kalmamıştı kar rengi kaşlarında

Bir türlü gözükmüyordu beklediği şafak

Her sadık gibi yetişti ona da imdâd-ı İlahi

Dervişin hâline aşina bir yıldız yere indi

Lütuftan ve ilimden çok söz etti

Derken Tûr Dağı’ndan tulû etti Güneş

Musa gibi bağırıp yere düştü Derviş

Uyanıp baktığında yıldızlı gece idi zaman

İhvânlardı başında soluksuz bekleyen

Sordular: Gördün mü Leylâ’yı ey bahtlı?

Ah edip başını salladı Derviş.

Dedi: Öyle zuhur etti ki ben yok oldum!

Leylâ gördü beni ben kör oldum!

DEMİRİN BIÇAK OLMASI

Pehlivan soyundandı demirci

Körüklerdi erkenden ocağı

Sonra araştırırdı köşe bucağı

Gözüne kestirdiği demiri

Ocağın ateşine sürerdi

Himmet eder demiri döverdi

Sabreden her demir

Yeni bir sıfat peyda ederdi

Küt bir demir yıllarca

Manzarayı izledi

Fıtratındaki sırrı gizledi

Dile gelip bir gün söyledi:

Ey demirci! Ateşim ben!

Kardeşlerimin rengindendir rengim

Var mı bu dükkânda bir dengim!

Müşterisiz mal gibi ettin beni zayi!

Konuştu daha sözler ki hepsi havai

Demirci dedi: Olmadığın şeyi söyleme, ayıp!

Bunca yılın geçtiyse bu hodkâmlıkla, kayıp!

Onu narlı ocağın koynuna sundu

Kibrini ateşle yuğdu sıfatı kızıl nar oldu

Dedi, ey demir!

Şimdi ilk sözün caizdir, söyle:

‘Ben ateştenim ateş de benden!’

Demirci insaf etmedi çaldıkça çaldı

Tövbe ettikçe demir ocağın alını aldı

Doldu vakti güneş gibi ışık saçıldı

Gitti soğukluğu geldi yüzüne sıcak

Mayası aynı kaldı vasfı oldu bıçak

KÖYLÜNÜN SIRRI

İhtiyar bir köylü vardı

İçinde bahar gezdiren

Ne yana dönse güneş gibiydi

Bir aydınlık, bir ferah

Kıskandı bir genç neşesini

Sırrına ortak olmak istedi

Kendi hâlini önce söyledi:

Neye baksam görünür

Bir bedbinlik bir keder

Bunca dert varken âlemde

Gün aydınlığında hep yüzün

Kapına uğramaz mı hüzün?

Elma ağacına yaslanmıştı ihtiyar

‘Ben şeker kamışıyım’ dedi

‘İçimdeki şeker de Rahman’

O’dur her derdime derman

Boş kuruntulara dalmam

Hele baş gözüme hiç kanmam

Yaklaş! Sırrı sana ayan edeyim

Tutasın diye bir nasihat diyeyim:

Zâhire bakıp kabukta kalma

Ağacın içinde gizlidir elma

İstersen her mevsim bahar

İçeri gir, ‘sen, sen de bul karar.’

NEDİR BAST-I ZAMANI ŞU FANİ ÖMRÜN?

İnatçı bir ağaçkakanın

Gagaladığıdır zaman

Ya da dişli bir farenin

Biteviye kemirdiği an

Yahut akarsu gibi

İtmez bitmezdir zaman

Kimse bilmez yine de

Dün nerede?

Bugün nereye gidecek?

Biten ömrü daim kılacak

Sevgi şarabıdır ancak

Lâyemut bahçesinde yahut

Mecazın hakikatini görecek

Gönül meyhanesi ehlidir, bilecek

Nedir bast-ı zaman’ı şu fani ömrün

RAHMAN

Postacım rüzgâr

Taşır odama bahar

Bulut peşimden gelir

Irmaklarım gökten akar

Derede çağlar musikim

Ağaçlarım tezgâh açar

Meyvelerim bedava

Yer içerim gölgede

Ben gülünce güler güneş

Selâm çakar göğümden

Ne yana baksam iltifat

Buyur buyur sedası

Yorulunca başlar gecem

Yıldızları sayarım

Gözkapaklarımı kapar melek

Kıyı boyunca yürürüm

Köpükle yıkanır ayaklarım

Peşimi bırakmaz deniz

Seslenir ardım sıra:

Taze balıklarım var, efendim!

Kumrularım şarkı söyler

Dansa başlar yakamozlar

Benim için kurulur gün

Benim için açılır sofra

Böyle geçer her günüm

Ne varsa gözüken

Bu zaman aynasında

Yıldız ay güneş

Hepsi de tanır beni

Bana bakar bana koşar

‘Ben olmak için’ varlık

Değer kazanır her biri

Benden alır kıymetini

Rahman’ın manasıyım

Göz bebeğimden bakar

Gizimi aşikâr kılar

İNSAN BİLİNCİ

Sır taşıyor insan

Sır, besbelli

Sabah uyanışı gibi

Düşüyor üstüne varlığın

İnsan bilinci

Buluyor her şeye

Bir sıfat bir isim

Bir failin fiili

Sırlı bir ayna

İnsan bilinci

BÜLBÜLÜN ÖĞRETMESİ

Yakamozlu deniz kıyısında

Perilerin oturduğu bir yalı vardı

Hakiki ya mecazi bahçesi cennet

Göllerinde nergis açardı

Sardunya, açelya, şakayık

Akasya, menekşe, zambak

Envaı çeşit gül çiçek…

Her yana ıtırlar saçardı

Tanrı bir günlük bilinç verdi bahçeye

Düştüler suretlerinin derdine

Kendilerinden bildiler hüsnü

Her biri oldu kuyruğuna âşık tavus

Unuttular güneşteki efsunu

Tanrı gizleyince ışığı

Değişti her birinin bakışı

Göstermeyince aynalar

Yükseldi bahçeden vaveylalar

Bir bülbül vardı dalın ermişi

Bahçenin bilge dervişi

Zikri fikri olmuştu ebedi:

‘Ben yoğum, ‘sen varsın sen’ ey bedi’

Hallerine bakıp ah eyledi

Sırlarından ince bir şey söyledi:

Nakkaş-ı ezel gergefinde nakışız

Rahman’ın basarında bir bakışız!

Güneşsiz gecedir suretimiz

Güneşli gözdür sîretimiz!

Olayın şahidi periler

Gördüklerini dediler:

Bülbülün son sözü

‘Ah min el-aşk’ oldu

Ol dem bülbül gayb oldu

Yerinde bir ışık peyda oldu

ELİF’İN HARFLERİ UYARMASI

Gündüz gidip gece gelince

İnsanlar evlerine gidince

Kütüphanede açıldı bir celse

Her kitap benlik davası güttü

Her harf dile gelip fikir yürüttü

Dediler: Bensiz acep ne olurdu âlem?

İnsanoğlu nasıl yazıp söylerdi kelam?

Elif bir köşede sessizce duruyordu

İddialı ve öfkeli sesleri dinliyordu

İş iyiden iyiye haddi aşınca

Elif’in lahavlesi tükenip sabrı taşınca

Nida edip cümlesini susturdu

Her birini yerli yerine oturttu

‘A kıt akıllılar!’ dedi.

Görmediğiniz için beni

Görüyorsunuz sadece nefsinizi!

Kati bilin; ben yarattım hepinizi!

Cümle harfler Elif’in farklı çizimi!

Her harfi iki ucundan tutup çekince

Kalmaz benliğiniz, görünürsünüz Elif’çe

Bensiz izah mümkünümdür sizi

Hangi harfe baksanız bulursunuz izimi

ب ت ث Tevekkül ehli Elif’tir

ج ح خ Başı omzunda riyazet ehli Elif’tir

د ذ ر ز Seher kumrusu ile hu çeker Elif’tir

س ش ص ض Yıldızları tefekküre dalmış Elif’tir

ط ظ Bismillah ile meşgul Elif’tir

ع غ Tahiyatla daim amelle kaim Elif’tir

ف ق Mahviyet ehli Elif’tir

ك Nizam ve intizama remz olmuş Elif’tir

ل Hikmetlere kanca olmuş Elif’tir

م Akıl ve vicdan kesilmiş Elif’tir

ن Elifin dahi aslını gösterir Elif’tir

و ه Dünya ve Ahret’i cami Elif’tir

ي Hayranlık ve hayretteki Elif’tir

Kimin var benden gayri bir özü

Benim sözümdür cümlenizin sözü

Her ne var âlemde bir Elif imiş

Bunca bilgi bir kîl u kâl imiş!

TANRI’NIN SIFATLA BİLİNMESİ

Nilüfer çiçeklerinin kaynaştığı bir gölün kenarında

Oturmuştu iki hekim salkım söğütlerin gölgesinde

Biri dedi: Bir şey söyle ki bir sıfat gözükmesin onda

Aşikâr olmasın manalar, bilinmesin dört bir yanda

Güneş ısıtır ve aydınlatır, nilüferler sarı ve mavidir

Elmalar kırmızı yanaklı, çamlar kavi, nefs havaidir

Diğeri tasdik etti: Sıfat, sıfatlayansız görünmez

Güneş ışıksız, Âdem ruhsuz, Tanrı sıfatsız bilinmez.

AŞK VURA AŞK

Aşk vura aşk, bulana alkana gönül

Razı ola ulaşa bin şana gönül

Yûsuf ola şarâb-ı aşk, kana gönül

Yakup ola nâr-ı hasret, yana gönül

Aşk elinden saçların hep yola gönül

Yolmayınca kanlı yaşla dola gönül

Ahlar çekip seherlerde güle gönül

Gül açıla, şad ola hem güle gönül

Zikr i aşkla teselliyi bula gönül

Başka sözle girmez asla yola gönül

VARLIĞIN HAKÎKATİ

Yıllarca seyyah olup âlemi gezdi

Varlığı anlamaktı derdi

Sezmedi değil bir şeyler de sezdi

Lakin her fani gibi bir gün o da döşeği serdi

Derler ya! Çıkmaz canda umut var

Dedi, Tanrım!

Yaşlı bedenim için beklemiyorum kâr

Biliyorsun ne çok sualim var

Kimsede olmadı yar

Göklerin abidliği

Bilemedi hayal mi yoksa rüya

Boşlukta bir seyyare idi güya

Kulağına takıldı bir ses

Gökteydi ve güneş veriyordu ders

Gezegenler dünya toplanmıştı bir araya

Derslik de benziyordu yıldızlı bir semaya

‘Ey vefalı dostlar!’ dedi güneş

Yoktu âlemde ona bir eş

‘Varlık nedir?’ bir cevap verin

Âdemin müşkülünü giderin

Dünya dedi:

‘Varlık, Tanrı’nın kelâmı

Şu mübarek insana bir selâmı.

Bakmaz mı insan bize, biz olduk abîd

Elif, Be, Te… gibi manamız sabit

Her ne işimiz var o taat

Evvelimiz ve ahirimiz saadet

Her birimiz Hakk’ın kelâmı

Kimse bilmedi ne yazdı Tanrı kalemi!

İlmin dışta vücut adını alması

Âdem nida etti ki geçmek olmaz bu faslı!

Yokluk mu hiçlik mi nedir varlığın aslı?

Güneş tebessümle âdeme baktı

Âdemin içine bir ışık aktı

Varlıktan öncesi varlıktır yine

Anlamak istersen nazar kıl ilmine

Tanrı ilminde sîret idin giydirdi sûret

Cümle mahlûkât sen gibi kelâm-ı kudret

Nefsine bak ki ‘Kalbin’ gaybın oldu

Şuhudunla bir âlem kuruldu!

Güneş dünyanın imarını gösterdi

‘Her ne ki var âdem yaptı’ dedi.

İlmini irade ve kudretle dünya kıldı

İnsan ki kendini bildi Tanrıyı bildi!

Âdemin ikrarı

Âdem yorgun gözlerini açtı

Gördüğü rüyaya şaştı

Dedi: Güneş bugün ne güzel ışık saçtı.

İnsansın madem

Korkma ey âdem!

Değişir ismin vasfın

Bâkidir hakîkatin.

ZAMAN

Zaman sadece bir an

Aynada gözüken yüz

Değişken biteviye sonsuz

Gece ve başlayan gündüz

Batanın ardı sıra doğan

Zaman sadece bir an

Zaman sadece bir an

Ağaran şafak ufku

Mavi ışıkla dolan deniz

Uzayan ikindi gölgesi

İstiridyelerle oynayan kız

Zaman sadece bir an

Zaman sadece bir an

Bir cephe askerinin

Göğsünde kanayan

Anne memesindeki ırmak

Saçakta ürkek güvercin

Zaman sadece bir an

Zaman sadece bir an

Bakan, gören ve görünen

Duvardaki çerçeve

Mahmur, şaşkın âdem gözü

Ezan sesi, yankı ve sükût

Zaman sadece bir an

SOSYAL ŞİİRLERİM

ALLAHUEKBER ŞEHİTLERİ

Bu dağlar Allahuekber!

Bu dağlar karlı boralı

Savurur her yana fırtınaları

Terli bedenleriyle asker ilerler

Süngü ve kılıçları cepheye bakar

Çamlara yaslı Mehmetçik kucağında

Bu dağlar Allahuekber!

Kar döşeklerinde uyur yorgun asker

Gün ve gece başını bekler

Dört mevsimi tek mevsimdir

Tek mevsimi Allahuekber

Bu dağlar Allahuekber!

Her kar tanesiyle bir melek iner

Yorgun gözkapaklarından öper

Ürperir Mehmetçik

Ana sanır, yâr sanır, evlat sanır

Bu dağlar Allahuekber!

Tanrı renkler arasından seçmiştir

Şehidin elbisesi kar beyazdır

Vicdanı kar, yâri kar, yorganı kardır

Bu dağlarda beyaz insanlar vardır

Bu dağlar Allahuekber!

Biz unutsak da unutmaz gökler ve yer

Rüzgâr çamların arasında gezip söyler

Ki, şehitlik Tanrı’nın sahiplendiği mezar

Şehitliklerde zaman lahutî bir nazar

Bu dağlar Allahuekber!

Şehitleri Tanrı’nın yakını

Allahuekber’i Tanrı

Şehitlerle kutsal kıldı

BİLGE İHTİYAR VE KÖYLÜ

Bilge bir ihtiyar vardı, bir dağ köyünde.

Oturmuştu tefekkür minderinde.

Çare arıyordu gafletine.

Akılsız köylünün derdi ise, çene çalacak bir arkadaştı.

Fütursuzca dalıp içeri, huzurdan etti bilgeyi.

“Hadi ey âlim! Çene çalalım biraz, hoş vakit geçirelim!”

Âlimin gözü uzamış ikindi gölgesindeydi.

Kızıl güneşi işaret edip, dedi:

“Sen hele şunu bir durdur!”

Köylü birden şaşırdı.

Bilge sözünü taşırdı:

“Durdur güneşi ki, çene çalalım!

Hangi gölü istersen, ona dalalım!

Ey akıllı! Hadi, kusuruma kalma.

Geçince elde edemeyeceğim şeyi benden alma.”

YAŞAMAK

Bir senfoni yazdı Tanrı

Katılımcı olsun istedi herkes

İçten, zevkle devinsin yaşam

Denizi ve gemiyi

Erkek ruhlar için yarattı Tanrı

Sevgisini yüreklerine attı

Rüzgârları saldı Tanrı

Şişirsinler diye yelkenlerini

Yakın etsinler ırağı

Coşkulu sularda hayatı gemi kıldı, Tanrı

Güverteye vuran dalgalarda ıslansınlar

Anlasınlar, ne demek insan olmak diye!

GAM YÜKLÜDÜR GEMİM

Susuz denizlerde kaldım, gam yüklüdür gemim

Nafile eser rüzgâr şişmez artık yelkenim

Günden güne devreder artar neden hayretim

Beyhude midir ümit,  heba mı hep gayretim

Kuru yaprak misali tarumardır yıllarım

Yıpranıp solan hep hatırlar defterim

Gönlümde ateş yaksın diye bir yar gözlerim

Cevapsız ufka dalıp mahmur şarkı söylerim

Yakup meşrep bir zamane i ahir tal’âtım

Ah u vah ile geldi geçti garip hayatım

HUZUR ARIYOR KALBİM

Bildiğiniz gibi her şey Eminönü’nde

Egzoz dumanlı ihtiyar cadde ve sokaklar

Nefesler bira kokulu boyalı yine dudaklar

Vapurlarla giden martılarsa yine öyle, hava renginde

Yok yine de mülk-i saâdette bu şehrin denginde

Ne arıyoruz ve niçin bulamıyoruz bu şehirde

Git ve gel… huzura geçit vermiyor yollar

Şaşkın ördek hepsi, hepsi de benim gibi garip kullar

Ölüp gideceğiz her hal bu İstanbul âhenginde

Yok yine de mülk-i saâdette bu şehrin denginde

Biliyorum, kalbim aslında huzur arıyor

Heyye-alel-felâh çağrısı beni sarıyor

Yaşlı gözlerim sonsuz göklere ağıyor

İstanbul düşüyor yâdıma artık hayâl deminde

Yo k yine de mülk-i saâdette bu şehrin denginde

GÖNÜL FATİHİ…

Aydınlık bir mayıs sabahı

Yer gök neşeli

Bir yanda al yanaklı güller

Pembe dudaklı begonyalar

Diğer yanda mor tebessümlü leylaklar

Sırma saçlı sümbüller

Bir yanda Davut gibi sadâ bırakıyor semaya sofî yusufçuklar

Narin kumrular, ak pak martılar

Besbelli güzelliğin sırrı farklılıkta

Bir gönül fatihi var bu dünyada

Ötekine el veren ötekine gül!

TAKSİM MEYDANI’NDA

Polis dolu ortalık yine

Panzerler nara atıyor her yanda

Ateşli ellerde ‘şöyle böyle’ afişler

Öfkeyle sıkılmış dişler

Vitrin camları düşüyor yere bir bir

İnip kalkıyor sopalar ıslık çalarak

Birinden öbürsüne ana avrat

“Ya bizdensin ulan ya onlardan!”

Bir gönül fatihi var bu dünyada

Ötekine el veren ötekine gül!

Ben başkayım sen başkasın

ben de varım sen de varsın!..

Yaprak yüzünü güneşe dönmüş

Dal gövdeye tutunmuş

Gövde, kökle birleşmiş

Ana rahmi olmuş köke toprak

Ön yargısız bakınca tabiata

Herkes birbirine yoldaş

Ahmet gibi Mehmet gibi gardaş!

Bir gönül fatihi var bu dünyada

Ötekine el veren ötekine gül!

FİYAT VERMEYECEĞİM!

Kalabalıklar içinde tek başınayım

Gezdiriyorum avare gönlümü yine

Yorgun ıslıklar çalan

Vapurlar geçiyor Boğazdan

Mavi kıyılarda rüyaya yatmış

Ahşap köşklerden, beyaz yalılardan

Peri kahkahaları dökülüyor avuçlarıma

Kızgın güneşin altında işveli yine

Bebek’in bebekleri, kıyı afetleri

Yeşil yaprağın koynunda

Dudağını açmış taze incir

Kışkırtıcı bu gün dünya yine

Ne inciri,  ne köşkü, ne yalısı kıymetli

Ne Bebek’in avradı yine

Hepsi de verdiğim değer kadar değerli

Avare bir bigâneyim, fakat

Yeryüzündeki en kıymetli şey benim

Üzgünüm! Fiyat vermeyeceğim

Değersiz bugün de dünya yine?

KAR GİBİ YÂR

Davul sesi geliyor

Tutmuş Dadaşlar yine bar

‘Ha yar zalım yâr!’

Havuzbaşı’nda

Beklediğim yâr

Yeşil çamlarda

Süt gibi taze kar

Kar gibi yâr

Alda sinene sar

Davul sesi geliyor

Tutmuş Dadaşlar yine bar

Haydi katıl

Sana da yer var

Havuzbaşı’nda

Beklediğim yâr

Başıma yağan kar

Kar gibi yâr

Alda sinene sar

BİR DERMANIN VAR MIDIR?

Bir meyhane dünya sarhoş gezer insan ve cin

Uyandıracak göz ü mahmuru bir dermanın var mıdır?

Her sevincin sonunu bekleyen bin gamdır?

Ya Rab! Her gama bir dermanın var mıdır?

Uzattım elim aşk kâdehine acep efsane midir?

Kılacak efsaneyi hakikat bir dermanın var mıdır?

Çıkmak için göğe Cibril, Burak, Refref gerektir

Vasıtasız kemâle bir dermanın var mıdır?

Ezelde takdir ettin nettiysen vallah sen ettin!

Edecek takdirini tebdil bir dermanın var mıdır?

Öğrendim bunca bilgi girmedi hakikat ele

Âlimi ârif kılacak bir dermanın var mıdır?

Ne varsa senden gayri gönlüme oldu sevgili

Seni kılacak ‘Yâr-i baki’ bir dermanın var mıdır?

FİL GEÇTİ KÖPRÜSÜ

Soruyorsun ya nasıldır diye Erzurum’da yaşam

Fil Geçti Köprüsü’nde olmalısın sen de bir akşam

O coşkulu kalabalığı görüp iki gözünle

Yüreğinle takdir etmelisin ki el yoktur bu şehirde

He gardaş! Aynı mahalleden aynı şehirdendir burada herkes

Dolaşmalısın aheste adımlarla eski Erzurum’da

Galın kaşlı heriflere, yaşmaklı nenelere selam vererek

Bir de türkü tutturmalısın ‘Hani yaylam hani senin ezelin’

Yorulunca çıkmalısın galaya semaver çayı içip

İzlemelisin günbatımını gün görmüş güller görmüş galadan

Ufkun nasıl tutuşup yandığını görmelisin alevden

He gardaş! Rabbim saklasın bu şehri her türlü beladan

Yakutiye parkında kumruların hu hu’larına kalbin açıp

Lalapaşa’da Hafız Suat’ın Saba Ezanını dinlemelisin

Varıp öğlenden sonra Nail Ustanın Hemşin’ine

Sıcak künefe yiyip hicaz şarkılarda yıkanmalısın

He gardaş! Uzun gecelerde ise Baltahane’ye dadanıp

Seyretmelisin avamın havasın kelam mücadelesini

Dağ suyu gibi coşkun, berrak sesi yankılanır

Eski Bey konaklarından Tatyan Ustası Raci Paşanın:

“Erzurum kilidi mülk-i İslam’ın”

Açılmışken laf İslam’dan, söz etmeliyiz elbet

Bat pazarındaki türbe yeşili dükkândan

Kitapçı Nesimi’nin yüzündeki nuru görmedinse köşe-i vahdetten

Zikrullahın âdeme n’ettiğini nerden bileceksin?

He gardaş! Göl yeridir; Rabbin sırrı eksik değildir bu şehirden.

Soruyorsun ya nasıldır diye Erzurum’da yaşam

Fil Geçti Köprüsü’nde olmalısın sen de bir akşam

O coşkulu kalabalığı görüp iki gözünle

Yüreğinle takdir etmelisin ki el yoktur bu şehirde

He gardaş! Aynı mahalleden aynı şehirdendir burada herkes.

BİLMEDİM

Veda bulutlarında mendil ıslattım ardın sıra

Mendilimdeki ıslaklığın sen olduğunu bilmedim

Kâğıtlar dolusu şarkı yazdım türkü çığırdım

Yazanın sen dinleyenin sen olduğunu bilmedim

Yükseldi bahçemden dört mevsim neşe ve keder

Ahın sen kahkahanın sen olduğunu bilmedim

Leyla Leyla diye çağırdım Mecnun’u oldum çöllerin

Leylanın sen çöllerin sen olduğunu bilmedim

Yaşadım her mevsimi sende, her mevsim ‘sevgili hayat’

Bilemedim boynumdaki kolları sen, sarhoştum bilmedim

ÖLÜM

Her yerdedir ölüm

Ve her anda

Rüzgâr onun sesi

Gül onun rengi

Bir potadır ki

Şekilsiz kılar her şekli

Her yerdedir ölüm

Ve her anda

Siyah bir bulut gibi

Sarı bir Eylül belki

Bir çakıl taşı ya da

Deniz kabuğu kıyıda

Her yerdedir ölüm

Ve her anda

Onun adıdır gece

Gündüz ondan bilmece

Aşikâr ya gizlice

Ne gelir o gelince

Her yerdedir ölüm

Ve her anda

Dört mevsim köşe bucak

Irmaklar ona akacak

Yer yoktur ki kaçacak

Ya bir umut, dönüp bakacak

Her yerdedir ölüm

Ve her anda

Gülen çocuk onundur

Her güzelin baktığı

Ayna odur

Onda erir bütün şekiller

HERKES YALNIZ GÖRÜR RÜYASINI

Bir adam

Yazıyor çalakalem

Bakmıyor ne sağa ne sola

Umurunda değil el âlem

Dalmış kendi dünyasına

Toz kondurmaz hülyasına

Baktım durdum görür belki

Ortak kılar rüyasına

Kaldırdı tasalı başını

Saklamadı gözyaşını

Üzgünüm dostum dedi

Herkes yalnız görür rüyasını

SONBAR

Gök mavi

Tabiat yeşil

Güneş sarı

Allah

Neşe içinde

Var etti baharı

Durmadı

Çiçekten çiçeğe

Gezdi arı

Günler

Günü sürdü

Dallar gösterdi

Sonbaharı

KARGA

Dışarıda bir deli bahar

Çamların arasından süzülüyor güneş

Taze çimlerin üzerine yayılmış

Kargalar, günlük geçim telâşında

Dikkatimi çekti bir karakarga

Sıkıştırmıştı gagasına kabuklu bir tane

Yere bırakıp ayağıyla üzerine bastı

Boz tüylü boynunu çekiç gibi salladı

Kırdı nihayet onu ve afiyetle yedi

Bir gagası vardı karganın

Bir kara gagayla bir dünya kurdu

Evinin çalılarını onunla taşıdı

Parlak sigara jelatinini onunla açtı

Her yana baktı, kuru her yaprağın altına

Söğüdün dibine yuvarlanan

Siyah naylon poşete bile

Tuhaf olan şu ki; buldu ihtiyacı olanı

Kargaların arasındaydı

İki eli vardı iki de ayağı

İrice bir bedeni, üstüne üstlük aklı

Trafo binasına dayamıştı sırtını

Tekirdağ şarabı içiyor, sigarasını telliyordu

Üstüne üstlük aklı da kesmezdi karganın

Kendi aklının kestiği kadar

Bu bana ders olsun dedi

Karga kadar gayretim olsun da

Mümkün mü hiç aşım ekmeğim olmasın?

ÇİÇEK

Yakamozlu mavi bir deniz

Yahut Tanrı’nın

Gülümsemesidir çiçek

Dingin ve riyasız

Güneş gibi ısıtan

Bir çocuk yüzü

Baktığın gibi bakan

Ayna gibi realist

HECE VEZNİYLE YAZILMIŞ ŞİİRLERİM

KALMAZ YERDE AHIMIZ BİL!

Susuz bırak kovamızı

Çöle döndür ovamızı

Tanrı görür davamızı

Kalmaz yerde ahımız bil

İnsanlar yanıp kül olsun

Evi barkı tuz buz olsun

Zulüm yap yanan kâr kalsın

Kalmaz yerde ahımız bil

Yerden ateş gökten ateş

Gıdan alev suyun ateş

Petrol olmuş sana fetiş

Kalmaz yerde ahımız bil

Sabi sübyan ciğer yakan

İnsan mı ki o kan döken

Sevgi söküp nefret eken

Kalmaz yerde ahımız bil

Derdin davan hepsi akçe

Tankın topun olmuş kepçe

Sen sanma ki kurur bahçe

Kalmaz yerde ahımız bil

Yâr olur mu hiç âhüzâr

Kasanda durur mu bu kâr

Dünya olmaz ukbası var

Kalmaz yerde ahımız bil

Sen kırdıkça biz ekeriz

Yok olmayız kök salarız

Bir gün yakanı tutarız

Kalmaz yerde ahımız bil

Büyütür çok Rabbim bizi

Cehenneme koyar sizi

Döversiniz orda dizi

Kalmaz yerde ahımız bil

ŞARKI/2

Yaprak düşer, kuşlar göçer, nafile

Bakar mahzun, dönmez yoldan kafile.

Bulut misal, yürür hayat, saf ile

Gelip geçer, dönmez yoldan kafile.

Hayat keman, nağme keder, laf ile

Çalar garip, dönmez yoldan kafile.

Neler söyler, şaşar taşar, gaf ile

Hüzne dalar, dönmez yoldan kafile.

KALK KERVANCI!

Kalk kervancı şafak söktü

Ufuklara hüzün çöktü

Gönül bağı hazan döktü

Yâr yolundan kaldık aman!

Kalk kervancı şafak söktü

Aşılmaz yol belim büktü

Umut kuşum şaşıp ürktü

Yar yolundan kaldık aman!

Kalk kervancı şafak söktü

Baht yıldızı ele güldü

Âşıklar hep yolda öldü

Yar yolundan kaldık aman!

ÇARE DOKTOR!

Herif zatlar şerif oldu

Şerife itibar yoktur

Kötü iyiye denk oldu

İyiye itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Cahil âlime denk oldu

Âlime itibar yoktur

Zalim dünyaya baş oldu

Adile itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Ekip biçmek ‘hekât’ oldu

Rençpere itibar yoktur

Faiz, repo makbul oldu

Emeğe itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Bağ bozulup beton oldu

Bahçeye itibar yoktur

Patika yol cadde oldu

Caddeye itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

İnkâr imana denk oldu

İmana itibar yoktur

Medyum akla rehber oldu

Akıla itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Erkek adam kadın oldu

Erkeğe itibar yoktur

TV’lere sapık doldu

Normale itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Starlar bir ilâh oldu

İlâha itibar yoktur

Statlar hep mabet oldu

Mabede itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Rakı, viski makbul oldu

Ak süte itibar yoktur

Kahve birahane oldu

Kahveye itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Milletimiz ‘halklar’ oldu

Millete itibar yoktur

Devletimiz şirket oldu

Devlete itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

Tal’at ahir zaman oldu

Zamana itibar yoktur

Gaflet coşup derya oldu

Tövbeye itibar yoktur

Bu derde bir çare doktor

A KIZIM!

Kalem alır kaşın gözün yazarsın

Sırma saçın ince ince tararsın

Kime öyle alttan alta bakarsın

Bel bağlanmaz bu feleğe a kızım!

Kendini kendine ilâh yaparsın

Kemalin yok, cemaline taparsın

Siret suret olur sen de şaşarsın

Bel bağlanmaz bu feleğe a kızım!

Bahar bâki kalmaz kışa göçersin

Anadan babadan yardan geçersin

Ne ekersen deste deste biçersin

Bel bağlanmaz bu feleğe a kızım!

Nisan çayı gibi durmaz çağlarsın

Hep gülecen sanma nice ağlarsın

Al yeşil çekilir kara bağlarsın

Bel bağlanmaz bu feleğe a kızım!

Âleme tan eder gafil gezersin

Talât niçin söyler gülü üzersin

Yaklaşan guruba bakıp sezersin

Bel bağlanmaz bu feleğe a kızım!

HAYAT

Gerçekten bir masal gibi

Bir varmış bir de yokmuş

Doğar batar insanoğlu

Bir vakitlik güneş gibi

Nedir ki yaşamak sahi

Yiyip içmek gezip tozmak

Avuçtaki musluk suyu

Kayıp gider bir an gibi.

Fani her ne varsa fani

Onca gelen nerde, hani?

Yine de yaşadık yani!

Tatlı rüya görmüş gibi

Ölenlerden öğrendik ki

Ölmez olan muhabbetmiş

O da vicdan tesellisi

Bir çocuğun yüzü gibi

BAHTI KARA

Tabiata bakan gözler

Okur onda nice sözler

Ayla yıldız bunca söyler

Duymayanın bahtı kara

Ara insanoğlu ara

Sapma sakın sağa sola

İstikamet lazım kula

Yolsuzların bahtı kara

Güller açar gonca gonca

Öbek öbek nimet şunca

İbadet edelim kulca

Namazsızın bahtı kara

Gelen gider dünya fani

Gönülde kalır hayali

Eşin aşın kaşın hani

Gafillerin bahtı kara

Dertlerimi yazdın kara

Tabip gerek yaram sara

Baht odur ki tahta vara

Varmayanın bahtı kara

Sürüp durma kıratını

Dökme o gül suratını

Mevla verir muradını

Muratsızın bahtı kara

Talât ömür bir gün biter

Varın yoğun elbet gider

Allah bilen gayri nider

Bilmeyenin bahtı kara

KADER

Kâtipsiz bir kitap olmaz

Kâtip Allah, âlem kitap

Yakan yoksa ışık yanmaz

Başka söze kalbim kanmaz

Dal kalır mı acep gülsüz

Ebkem olur dilsiz hitap

Dizen yoksa düzen olmaz

Başka söze kalbim kanmaz

Yüce dağlar olur dümdüz

Gücün varsa sen bir dağ yap

Halik yapmış gece gündüz

Başka söze kalbim kanmaz

Gözün görür kalbin görmez

Körlüğü at, Rabbi’ne tap

Gafil gezen Hakk’ı bulmaz

Başka söze kalbim kanmaz

Olur mu hayat hayatsız

Hay’dan çıkıp Hu’ya gidip

Yok bir nesne kim sahipsiz

Başka söze kalbim kanmaz

Talat olma sen edepsiz

Taç imiş ezelden edep

Ölmez insan bir sebepsiz

Başka söze kalbim kanmaz

GELMEZLER

Selam nedir, kelam nedir, bilmezler

Mendil alıp akan yaşım silmezler

Büyük nedir, küçük nedir, tınmazlar

Adam diye madam diye gezen çok

Bayram olur, seyran olur, gelmezler

Tabip olup bir yaramı sarmazlar

Ölüm olsa toprağımı kazmazlar

Adam diye madam diye gezen çok

Yüze bakıp güneş gibi gülmezler

Yağmur olup bahçe bağa yağmazlar

Duyar duymaz, görür görmez, sevmezler

Adam diye madam diye gezen çok

Talat şaşar, yaşar yaşar, doymazlar

Gelen gider, kimse kalmaz, görmezler

Sabah akşam davul çalsan, duymazlar

Adam diye madam diye gezen çok

NE RENKTEDİR?

Allah yârim, hiç gam yemem

Dertler var ki ele demem

Hâlik’ten gayrısın bilmem

Gör ki aslın ne renktedir

Yaşamak zehirli baldır

Saydıkların ham hayaldir

Hele şu perdeyi kaldır

Gör ki aslın ne renktedir

Bir ile başladı hayat

Bir’den gelir cümle memat

Söylediğim sözü fehmet

Gör ki aslın ne renktedir

Sıfat, isim, Onun billâh

Sevdiğin şeydedir Allah

Cümlenin zikri illallah

Gör ki aslın ne renktedir

İsim, sıfat oldu perde

Talat bulur seni nerde?

Ya Rab! Hidayet bu derde

Gör ki aslın ne renktedir

HAYAL DÜNYASI

Hayal dünyasına dalıp

Çok gemiler yüzdürürsün

Gün olur limana gelip

Elalemi güldürürsün

Gezersin çok seyyah olup

Kıratını koşturursun

Ferhat misal dağlar delip

Elalemi güldürürsün

Haller gördüm şöyle garip

Hikâyeler uydurursun

Hakikat önünden kaçıp

Elalemi güldürürsün

Şiir, gazel, türkü diyip

Takvimleri eritirsin

Aşını ellerde yiyip

Elalemi güldürürsün

Budur dersin canım şarap

Canı candan bezdirirsin

Dosta gelir halin harap

Elalemi güldürürsün

Talat, yar ola derde tabip

Boş dert ile övünürsün

Dostumdur dersin ol, Habip

Elalemi güldürürsün

GÖZ ALAN NAKIŞ

Yapraklı, çiçekli meyveli bahçen

Elmalı, armutlu, sırmalı bohçan

Altınlı, elmaslı, incili akçen

Kâinat ebruli göz alan nakış

Güneşin, yıldızın, bunca bir emek

Kuluna hediyen bu nasıl sevmek

Nergisin, süsenin, gülün, ne demek?

Kâinat ebruli göz alan nakış

Heybetin, kudretin, hikmetin, Zahir

Rahmetin, şefkatin, ikramın, bahir

Celâlin, Cemalin, görülür, Ahir

Kâinat ebruli göz alan nakış

Halik’tan mahlûka sırlı bir bakış

Ezelden ebede sürer bu akış

Narından Nuruna bu kutlu varış

Kâinat ebruli göz alan nakış

Dağların, bağların, Zat’ına delil

Haşmetin, izzetin, gösterir, Celil

Talat’ın mabudu sensin, Ey Vekil

Kâinat ebruli göz alan nakış

ŞARKI/1

Senin bana vefan yok mu, neylersin

Dağda  bağda niçin gönül eylersin

Bugün diye yarın diye söylersin

Günler geçer aylar geçer gelmezsin

Gönül arzu eder yare bezenir

Kuru dalda çiçek misal göverir

Mevsim geçer ömür kışa özenir

Günler geçer aylar geçer gelmezsin

YAZIK OLSUN

Gözü yaşla dolmayan

Yaprak gibi solmayan

Ahı vahı olmayan

Adama yazık olsun

Bir mum gibi yanmayan

Arayıp da bulmayan

Allah deyip kanmayan

Adama yazık olsun

Varın yoğa salmayan

Aşk gölüne dalmayan

Düşen gülü almayan

Adama yazık olsun

Nefse asi olmayan

Köpek sayıp kovmayan

Küfür yoldan sapmayan

Adama yazık olsun

Talat Hakka bakmayan

Bulut olup akmayan

Yağmur olup yağmayan

Adama yazık olsun

SEVGİLİ PEYGAMBERİM

Âlemlere rahmetsin

Sevgili Peygamberim

Ahmetsin Muhammedsin

Sevgili Peygamberim

Allah’ın sevdiğisin

Sevgili Peygamberim

Varlığa müsebbipsin

Sevgili Peygamberim

Ümmetin baş tacısın

Sevgili Peygamberim

Du âlem sultanısın

Sevgili Peygamberim

Dört kitaba manasın

Sevgili Peygamberim

İns ü Cin’e rehbersin

Sevgili Peygamberim

Cebrail’e yoldaşsın

Sevgili Peygamberim

Meleklere kardeşsin

Sevgili Peygamberim

Güneşsin, semadasın

Sevgili Peygamberim

Talat’ın ışığısın

Sevgili Peygamberim

NE BİLSİN BUNU DAĞLAR?

Ses veren yüce dağlar

Anamdır yağar çağlar

Yarama merhem bağlar

Ne bilisin bunu hamlar

Arkamda durur, serhat

Dağlarım deler, Ferhat

Yolumda ölür rahat

Ne bilsin bunu hamlar

Uzaktan beni görür

Rüzgâra siper olur

Görmezse koklar bulur

Ne bilsin bunu hamlar

Anamdır gözüm nuru

Melekten özge huyu

İçi dışı dupduru

Ne bilsin bunu hamlar

Hayata oldu mana

Verildi Cennet ona

Vefada kaldı bana

Ne bilsin bunu hamlar

Boş yere gezme diyar

Bulunmaz başka bir yar

Anadır bize miyar

Ne bilsin bunu hamlar

Anadan önce anma

Elleri candan sanma

Dost bilip sakın kanma

Ne bilsin bunu hamlar

AYNI RESME BAKAR İNSAN

Soğuk dağlar kara bağlar

Dertli çoban söyler ağlar

Dinler dere durmaz çağlar

Aynı resme bakar insan

Bilmecedir akıl almaz

Hüşyar ruhlar gama dalmaz

Sıkı tutar ipin salmaz

Aynı resme bakar insan

Aynı resme bakar insan

Gördüğüne hali nisyan

İnsanda gözükür isyan

Aynı resme bakar insan

Gelen gider kimse kalmaz

İbret alan dönüp bakmaz

Dünyayı bir pula almaz

Aynı resme bakar insan

Öğrendi artık haniyi?

Talat istemez faniyi

Dünya sever enayiyi

Aynı resme bakar insan

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s