Home

2202

Kadın; İslam’la ‘insan’ oldu!

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“İşte bütün bu hükümler, Allah’ın çizdiği sınırlardır. Her kim Allah’a ve O’nun peygamberine itaat ederse, Allah onu içlerinde sonsuza dek oturmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Bu ise büyük kurtuluştur!” (Nisâ 13)

 Kur’ân’i Kerim’in dördüncü sûresi Nisâ’dır. Nisâ, kadınlar demektir. Kur’ân’da kadın cins ismiyle başlayan bir surenin varlığı İslam dininin kadına verdiği değerin göstergeleri arasındadır. Bu sûrede yoğunluklu olarak, kadından, kadınların toplum içindeki hukukî ve sosyal statülerinden bahsedilmektedir. Evlilik, boşanma, yetimlerin durumu, miras gibi İslam hukukunun önemli konuları bu surede yer almaktadır. Yukarıya aldığımız âyette ise sure boyunca yapılan düzenlemeler Allah’ın bir emri/kanunu olarak ifade edilmektedir. Şimdi Nisâ suresindeki medeni hukuka tekabül eden yapıyla ilgili bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Müslümanların Medine döneminin ardından Mekke’nin ve civar şehirlerin İslam topraklarına katılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasî, sosyal, ekonomik ve hukukî sorunlarla ilgili âyetler inmeye başlamıştır. Cenab-ı Hakk’ın Nisâ suresinde yaptığı düzenlemelerin amacı kadının ve erkeğin değerini ve ailenin önemini tam olarak ortaya koymak, adaleti toplum geneline yerleştirmektir. Özellikle kadınların, İslam diniyle birlikte, toplum içinde elde ettikleri yeni statünün değerinin tam olarak anlaşılabilmesi için İslam öncesi dönemde civar ülkelerde ve diğer medeniyetlerde kadın algısına kısaca bakmamızın, hatta günümüzde kadına yönelik kimi uygulamaları dikkatinize sunmamızın, yararlı olacağı düşüncesindeyiz:

 İSLAM ÖNCESİ MEDENİYETLERDE KADININ DURUMU

İslam öncesi Arap toplumunda kadın:

 İslam’ın yayılmasından önce Arabistan olarak bilinen topraklar (Özellikle Hicaz bölgesi) dünyanın çok fazla dikkat çeken bir bölgesi değildi. Arap toplumunun büyük çoğunluğu putperestti. Mekke, Medine gibi ticaret yolları üzerindeki şehirleri hariç, vahalardan yoksun kuru çöllerden ibaret bölgelerde yaşayan göçebe aşiretlerin nerdeyse tamamı put dinine tabi idiler.

Arap coğrafyasının en çok bilinen diğer yerleri ise Aden Körfezi ve Arap Denizi ile batısındaki Kızıldeniz ile çevrili Yemen’di. Yemen’e bağlı şehir merkezleri genellikle deniz kenarındaydı ve tarım yapılmasına uygundu. Yemen’de de putçu halkların olmasına rağmen, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Mecusilik gibi dinlere mensup halklar da yaşamaktaydı.

İslam öncesi dönem ‘Cahiliyye’ olarak tanımlanmaktadır. Cahiliyye; insan hak ve hürriyetlerinin tam olarak sağlanamadığı, insan zihninin putlara esir edildiği bir dönem, demektir. Cahiliyyenin dini putculuktur; put tanrıların bir kitabı yoktur. Haliyle kitabı olmayan ve yazılı bir hukuk düzeninden yoksun olan Arap toplumunda örf ve gelenek, sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkileri belirliyordu. Feodal yapılara tekâbül eden aşiretler şeklindeki ayrışmış, soy üstünlüğü iddiası güden, erkek egemen bir toplum olan Arap dünyasında, özellikle kentlerde, kölecilik, faizcilik, erkeğin ve kadının içki tüketmesi, yaygındı. Kadın, aynı zamanda köle ticaretinin en önemli nesnesiydi. Gerçi feodal ailelerin hanımları ticaret yapabilirdi, fakat aynı zamanda erkek yahut kadın köleler de edinebilirlerdi.

Geleneksel Arap ailesi; genellikle koca, eş veya eşler, çocuklar ve cariyelerden oluşmaktaydı. Cahiliyye evliliklerinde kadın, ancak çocuk doğurduktan sonra aileye dâhil edilmekteydi. Feodal ailelerin kadınları kendi kocalarını bulmak, onları boşamak, ticaret yapmak gibi birçok hakka sahipti. Fakat kadınların çoğu kölelerle eşit sayılmaktaydı. Yeni doğmuş kız çocuklarının öldürülmesini önlemeye bile güçleri yetmemekteydi.

Cahiliyye döneminde hem çok kadınla evlilik hem de sınırlı sayıda da olsa çok erkekle evlilik uygulaması vardı. Yine iki kişi kızlarını veya velisi bulundukları kadınları ve kızları mehirsiz olarak değiştirebiliyordu. Bir diğer uygulama analıkla evlenmekti. Ölen kişinin başka kadından olan büyük oğlu analığını mehirsiz olarak alabilmekteydi.  Birden çok kadınla evlilik ve iki kız kardeşle aynı anda evlilik, yine geçerli bir uygulamaydı.

Arap toplumunda cinsiyet eşitsizliği de vardı. Kadın erkekten düşük seviyede bir varlıktı. Cahiliyye döneminde kadına yönelik şiddet ve onun en acımasız şekli olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdeti yaygındı.

Cahiliyye toplumunda kadın ve erkek ‘Müt’a evlilik’ sistemine benzer bir sistemle ‘Zevk evlenmesi’ anlamına gelen bir tür evlilik de yapabiliyordu. Evlilik akdi sırasında ne kadının babası ya da velisi ve ne de başkaca bir tanık hazır bulunurdu. Böylece iki tarafın serbest iradesiyle ücret karşılığında belli bir süre için geçerli, mesela iki gün, üç gün süreli evlilikler yapabilirdi.

Arap’ın çadırı içindeki kadını ile çadırın direğine bağladığı devesi arasında hiç bir fark yoktu. Her ikisi de alınıp satılan, hediye edilen, miras olarak mirasçılara bırakılan değersiz şeylerdi. Arap cahiliyye toplumunda kadın, hakları yenilen, malları elinden alınan, mirastan yoksun bırakılan, boşandıktan ya da kocası öldükten sonra hoşlandığı biriyle evlenmekten (Bakara suresi 232) alıkonulan zayıf ve zulme uğrayan bir nesne konumundaydı. Kadın eşya ve hayvan gibi miras kalırdı. (Nisa suresi 19) Cahiliyye devrinde adamın babası, kardeşi veya oğlu ölür de bir kadın geride bırakırsa, varislerden biri önce davranıp kadının üzerine elbisesini atar, kadını, ölen kocasının mihriyle nikâhlamaya veya başkasıyla nikâhlayıp mihrini almaya hak kazanırdı. Ancak kadın daha çabuk davranıp ailesinin yanına giderse kendi başının çaresine bakardı

Cahiliyyede kadının mihri elinden alınır ve sırf zarar vermek ve zulmetmek için bekletilirdi. (Bakara suresi 231) Kocasından haksızlık görür onun tarafından terk edilirdi. Bazen de askıda bırakılırdı. (Nisa suresi 129) Sırf erkeklerin yiyebildiği, kadınların tamamen yoksun bırakıldığı bazı yiyecekler de mevcuttu. (En’am suresi 140) Bir erkek rahatlıkla dilediği kadınla herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan evlenebilirdi. (Nisa suresi 3) Arap kabileleri arasında ilk doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömme olayı yaygın bir uygulamaydı. “Onlardan biri, kendisine kızı olduğu müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”(Nahl 58-59)

Çin medeniyetinde kadın:

Çin 4 bin yılı aşkın köklü tarihi olan bir medeniyettir. Erkek egemenliğine dayanan, ataerkil bir yapıya sahip Çin ailesi içinde kadın, ikinci plana atılmış sessiz bir çoğunluktur. Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona ad bile verilmezdi. Kadın bir, iki, üç… diye sayı ile çağrılırdı. Erkek çocukları makbul sayılır, fakat kız çocukları ‘domuz’ diye anılırdı.

Geleneksel Çin toplumu, Konfüçyanist öğretilerin egemen olduğu bir toplumdu. Kadın kavramına gereken değeri vermeyen bu düşünce yapısına göre kadın, duyguları tarafından yönlendirilen, akılsız bir varlıktı. Kadının sahip olduğu güzellik ise, erkekleri gafil avlayan bir tuzaktan ibaretti. Konfüçyanist öğretilere göre, erkeklerin üstün olduğu düşünülüyordu. Kadınlar toplumda daima ikinci sınıf olarak kabul ediliyorlardı. Kadının yaşamdaki başlıca rolü, iyi bir eş ve erkek çocuklarının annesi olmaktı.

Çin kadınları dünyaya geldikleri ilk andan itibaren, toplum tarafından görmezden gelinmişler ve daha küçücük bir kız çocuğuyken, acımasız geleneksel uygulamalara, örneğin küçük ayaklı olmaya tabi tutulmuşlardır. Güzellik kazanmak ve evlilik yapabilmek için o minik ayaklarına ipekten prangalar takmışlar ve kendilerinden daha iyi bir hayat yaşamalarını istediklerinden olsa gerek, anneler kızlarının acı dolu çığlıklarını gözyaşları içinde duymazdan gelmeye çabalamışlardır. Çin tarihi boyunca yaklaşık 4,5 milyar kadın bu uygulamaya tabi tutulduğu tahmin edilmektedir. Yüz yılın başında Çin Hükümeti tarafından ayak bağlama geleneğinin yasaklanmasına karşın, 1950’li yıllara kadar sürmüştür.  Çin’in bazı bölgelerinde, bu uygulamanın halen devam etmekte olduğu görülmektedir.

Evlilik,  geleneksel Çin toplumunda kutsal bir görev olarak kabul edilmektedir. Kişiler, toplumda bireysel olarak değil, dâhil oldukları aileleri ile var olduklarından, hiç evlenmemiş kızlar ve erkekler toplum tarafından yok sayılmaktadır. Çin’de evlilik,  kadın ve erkeğin özgür iradesine göre değil,  ailelerin verdiği karara göre gerçekleştirilir ve planlı bir biçimde uygulanırdı.

Çin’in tek çocuk politikası ve kız çocuklarının öldürülmesi

Komünist Çin,  dünya nüfusunun yüzde yirmisini oluşturan, 1.300 milyarlık nüfusuyla, dünyanın en kalabalık ülkesidir. Çin’in bu dev nüfusu,  bir taraftan bazı avantajlar sağlarken, diğer taraftan ülke idaresini zorlaştıran sorunlara yol açmıştır. Günden güne önlenemez boyutlara varan hızlı nüfus artışı,  halkı açlıkla karşı karşıya getirmiş,  işsizlik sorunu had safhaya ulaşmıştır.  Bu sorunlar,  Çin Halk Cumhuriyeti’ni köklü değişimler yapmak zorunda bırakmış;  buna bağlı olarak,  1970 yılında hızlı nüfus artışını engellemek amacıyla,  tek çocuk politikası adında bir uygulamayı yürürlüğe koymuştur.

Her aileye tek çocuk hakkı tanıyan bu politika ile hızlı nüfus artışının önüne geçilmiş, ancak, bu durum, pek çok sorunu da beraberinde getirmiştir. Şöyle ki: Erkek egemen bir sisteme sahip Çin toplumunda yüzyıllardan beri erkek çocuklara kız çocuklardan daha fazla değer verilmiş, erkek çocuk sahibi olmak,  toplumda bir ayrıcalık sayılmıştır. Aile soyunun devamının erkek çocuklarca sürdürüleceği düşüncesiyle, erkek çocuklar daima baş tacı edilmişlerdir.  Bu düşünce yapısı, Çin’in kırsal bölgelerinde olduğu gibi, kentlerde de varlığını sürdürmüştür. Tek çocuk politikasının uygulanmaya başlanması ile birlikte,  kız bebeklerin ölümünde gözle görülür bir artış gözlenmiştir. Ailelerin erkek çocuk isteği, kız bebeklerin acımasızca katledilmesine sebep olmuştur. Bebeklerin, anne karnındayken cinsiyetinin belirlenmesini sağlayan ultrason yönteminin yaygınlaşmasıyla birlikte, bu ölümler daha sık meydana gelmeye başlamıştır. Çin’de,  her yıl,  yarım milyonun üzerinde hamile kadın, kendi rızaları olmaksızın kız bebeklerini aldırmak zorunda kalmışlardır. Kadınlar, düşük yapmayı kabul edene kadar, beyinleri yıkanmış, hapsedilmiş ve aç bırakılmışlardır. (Bu dramatik olay Cahiliyye Araplarının kız çocukların öldürmelerinin çağdaş bir uygulamasıdır.)

Ebeveynlerin cinsiyet seçim hakkını erkek bebeklerden yana kullanması, ülkede kız çocuklarının nüfusunun azalmasına ve nüfus dengesinin bozularak, ciddi toplumsal sorunların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bir süre sonra, Çin’in bazı bölgelerinde her 100 kız çocuğuna karşılık, 150 erkek çocuk doğmaya başlamıştır. 1992 yılında yapılan istatistiklerde,  cinsiyet tespitinin yasaklanmasına kadar geçen sürede, tahminen 64 milyon kız bebeğin doğmasının çeşitli yollarla engellendiği,  bir başka deyişle,  katledildiği görülmektedir.  Gerçekten de şu an itibariyle Çin’de yetmiş milyondan fazla erkek olduğu ve bir süre sonra bu erkeklerin kendilerine eş bulamayacağı söylenmektedir. Bu durumun kadınların zorla kaçırılmasına, tecavüz olaylarının ve sapık ilişkilerin yaygınlaşmasına yol açtığı ifade edilmektedir.

Hind Medeniyetinde kadın:

Hind toplumunda insanlar tabakalara ayrılmış ve her tabakanın uyması gereken kurallar konmuştur. Kast sistemi adı verilen bu sosyal yapı içerdiği yoz ahlakı ve kültürel değerlerle kadını tarih boyunca hep tehdit altında tutmuştur. Örneğin: Eski Hind medeniyetinde, 19. yy’la kadar, kadın ölen eşinin arkasından yakılırdı. Eğer kadın yakılmayı kabul etmezse ona insan muamelesi yapılmaz ve bir hayvan gibi davranılırdı. Sonuçta kadının ölümü tercihten başka seçeneği kalmazdı.

Hind kadını, putların hizmetçisi ve kocasının kölesi olarak bilinirdi. Mabede adanan kızlar ise dini önder Barahman’ın istekleri doğrultusunda hayatlarını sürdürdü. Evlilik kadının tercihiyle olmaz, babası veya erkek kardeşi onu dilediklerine verirdi. Kadının eş seçme hakkı olmadığı gibi, boşama hakkı da yoktu. Kadının erkekten arta kalan artık ve kalıntılardan yaratıldığına inanılırdı. Bu sebeple Hindli kadın özgür bir şekilde yaşayamaz, din ve bilim öğrenemez. Ancak yüksek tabaka insanları öğrenim görebilirdi.

Dönemin Hindistan hukukuna göre kadın, evlenme, miras ve diğer muamelelerde hiç bir hakka sahip değildi. Kadınlar murdar temayüllere, zayıf karaktere ve fena bir ahlaka sahip olduğundan Manu kanunu onu, çocukluğunda babasına, gençliğinde kocasına, kocasının vefatından sonra da oğluna veya kocasının akrabasından bir erkeğe bağlı olmaya mecbur etmiştir. Hind kültüründe kadın kasırgadan, ölümden, zehirden ve yılandan daha kötü bir mahlûk olarak tasvir edilirdi.

Eski İran Toplumunda Kadın:

Eski İran toplumu Kisra denen krallar tarafından yönetilirdi. Birçok tabiat tanrısına tapan İran kabileleri daha sonraları Zerdüşt dinini benimsediler. İran medeniyetinde kadının konumunu şu şekilde açıklayabiliriz: İran hukukunda kadın yanlış bir hareket yaptığı yahut zina işlediği zaman öldürülürdü. Kadın, erkek için fedakârlıkta kusur yapamayacağı gibi kendisi birçok haktan mahrumdu. Savaşçı bir millet olan İranlılar, kadının görevinin doğurmak ve ev işlerini yapmak olduğunu söylemişlerdir.

Neslin devamı için kadın ve erkeğe evlenmek şarttı. Çocuk doğurmak ve savaşa asker yetiştirmek fazilet olarak bilinirdi. Evlilikte kadının seçme hakkı olmadığı gibi erkek isterse kız kardeşi veya kızıyla evlenebilirdi. Savaş veya herhangi bir durumda evin reisi ölürse, dul kalan eşi, evin düzenini bozulmaması için oğluyla evlenirdi. Savaşa daha çok asker yetiştirmek için, erkek kendi karısı dışında birçok köle ve cariye ile de beraber olurdu.

Yunan Medeniyetinde Kadın

Ünlü Felsefecileri içinde barındıran Yunan medeniyetinde de kadın seviyesi düşük bir varlıktı. Sokrat, Eflatun, Aristo gibi felsefecilerin döneminde bile kadının değeri çok düşük ve aşağı bir seviyedeydi. Yunan toplumunda kadın evinin ve kocasının hizmetçisi, pis kokan, hor ve hakir görülen değeriz bir eşya gibiydi. Bütün özgürlüğü elinden alınmış olan kadın kendi babası veya kocası tarafından çok kolay bir şekilde satılıp harcanabiliyordu.

Eski Yunan filozoflarının kadın hakkında söyledikleri sözler kadının o döneme ait konumunu ortaya koymaktadır. Eflatun, ‘kadın elden ele orta malı olarak gezmelidir.’ demiştir. Yine Aristo,  ‘Kadın yaratılışta yarı kalmış bir erkektir’ değerlendirmesini yapmıştır.

Yunan da kadının miras hakkı olmadığı gibi boşama hakkı da yoktu. Boşama durumunda hâkimin huzuruna çıkıp savunma yapamazdı.

Yunan mitolojisinde kadın, bütün kötülüklerin ve günahların başı olarak nitelendirilir. Ünlü Yunan hikâyecisi Hesiod’a göre ilk kadının adı Pandora’dır. Topraktan ve sudan yaratılmıştır. Kötülüklerin kapalı olduğu kapağı açmış ve bütün kötülüklerin dünyaya yayılmasına kadın sebep olmuştur.

Yunan toplumunda fuhuş da oldukça yaygındı. Sanat adına fahişelerin çırılçıplak resimleri yapılmış evleri siyasetçilerin ve edebiyatçıların uğrak yeri olmuştur. Ünlü filozofların da içinde yer aldığı Yunan toplumunda homoseksüellik yaygın bir hal almıştı. Erkek karısını kısır olduğu takdirde akrabalarından herhangi biriyle yatırma hakkına sahipti. Şayet kadın kısırsa erkek onu boşardı.

Roma ve Bizans Medeniyetinde kadın:

Roma ve Bizans medeniyetlerinde aile içinde mutlak hâkim baba idi. Do­ğan çocuk ister kız, ister erkek olsun, ön­ce babasının önüne bırakılırdı. Baba onu kucağına alırsa, ailesine kabul etmiş, kucağına almazsa kabul etmemiş sayı­lırdı. Aileye kabul edilmeyen çocuklar umumi bir meydanda bırakılır, isteyen onu alıp evlat edinebilirdi. Alan olmazsa ölüme terk edilmiş olurdu. Ancak erkek evlat daima istenen bir şey olduğundan söz konusu durumlar daha çok kız çocuk­lar içindi.

Roma hukukunda önceleri kadının boşanma hakkı yoktu. Birçok geleneği, uygulamayı hatta çoğu felsefe sistemini Helenler’den âdeta bir miras olarak edinen Roma uygarlığı, kadınlar üzerindeki toleranssız ve bağnaz uygulamaları, bir bakıma erkek üstünlüğünü de onlardan devraldı. Roma İmparatorluğu’nda, kadının toplum içindeki konumunun, Antik Helen kentlerinden pek farklı olmadığı, üstelik belli konularda daha da aşırılıklar içerdiği görülür.

Her zaman güçlüyü haklı gören Roma hukuku, erkeğe, kadının hiçbir zaman erişemeyeceği ayrıcalıklar tanımıştır. Roma hukuku uyarınca; yalnızca aile reisi olan babayı hukuk bakımından şahıs saymıştır. Aileyi oluşturan diğer üyeler, şahıs olmadıkları için, hak sahibi olamazdı. Hak sahibi olmadıklarından akitte yapamazlardı.

Roma devletinde her ailenin, ölmüş atalarının ruhlarından oluşan özel tanrıları vardı. Ailenin koruyucusu olan bu tanrılara tapma biçiminde belirlenen özel aile dinlerinin düzenleyicisi, bir çeşit başrahip olarak görülen aile babasıydı. Başka bir deyişle, aile babası, aynı zamanda ailenin dinî reisi idi. Öte yandan, bir tür ‘aile yargıcı’ durumunda da olan aile babası, suç işleyen, hatalı, kötü davranışları olan çocuklarını yargılama ve cezalandırma yetkisine sahipti. Suçlu bulduğunu dövebilir, hapsedebilir, hatta öldürebilirdi. Aile babalarının, aile çocuklarını satmak, kiralamak, yeni doğmuş olanları atmak ve hatta öldürme hakları vardı.

Hıristiyanlığın etkisiyle 250 yılından sonra, aile hukukunda babaların tek egemen güç oluşlarının kısıtlanması yoluna gidildi. Ancak Roma ve Bizans dünyasında tümüyle erkeğin koruması ve buyruğu altına sokulan kadına kamu hukuku alanında hiçbir hak tanınmamış ve erkek egemenliğini öne çıkaran bir anlayışın etkisiyle kadın, ruhsal olarak kölelerin bile altına itilmiştir. Kadın Roma’da öz çocuklarının bile korumalığını üstlenememiş, çocuklarının geleceğine karar verememiş, soy zincirinde yer alamamıştır. Baba dilerse çocuklarını satmış, bunu yaparken anneye bir şey sormamıştır bile… Satılan çocuk sonra bir biçimde bağımsız kalırsa, yine babanın malı olmuştur. Baba çocuğu üç kez satar ve çocuk yine özgür kalırsa, ancak o zaman özgür olabilir, dilerse annesinin yanına gidebilirdi.

Kadınların miras hukuku açısından da hakları sınırlıydı. Üçüncü kişiler lehine borç altına giremezlerdi. Mal ve mülk alım satımı sırasındaki hukukî işlemleri de tek başlarına yapma hakları yoktu. Bir kadın, hukuk işlemlerini, eğer aile babası egemenliği altında ise aile babası, değilse yöneticilerce atanan bir koruman aracılığı ile yapabilirdi… Özetle, en başta değinmiş olduğumuz üzere sözde yasa devleti olan Roma’da ve onun etkisindeki Bizans’ta kadın sadece bir ‘mal’ idi; başka bir şey değil…

Yahudi Medeniyetinde Kadın:

Musevilik olarak da bilinen Yahudilik ilk büyük ve tek tanrılı bir dindir. M.Ö.7. yy.’da Mısır ve Filistin de ortaya çıkmış olan bu din çok sınırlı bölgelerde etkin olup istikrar kuramamıştır. Musevilik Yahudi dini olma sebebiyle son derece milliyetçi bir dindir. Yahudilerden başka kimseye asla üstünlük verilmez. Âmâ İslam’a göre’, Tevrat’ın Hz Musa’ya vahyedilen özgün metni korunmadığı için bu din kaynağındaki vahiyden uzaklaşmıştır.

Yahudilik erkek egemenliğini ilk kurumlaştıran dindir. Muharref Tevrat’ta erkeğin ne derece üstün kılındığı kadının ise nasıl düşürüldüğü açıkça belirtilmektedir. Yahudi inanışına göre Tanrı kadının ve yılanın soyunu ebedi olarak düşman kılmıştır. Kadına tüm doğumlarda sonsuz acılar içinde kıvranmayı ceza olarak vermiştir. Kadın bütün kötülüklerin kaynağıdır. Kadın yaratılışından beri erkeğin başına beladır. Yahudi zihniyetine göre, kadın erkeği baştan çıkardığı için tanrı tarafından cezalandırılmıştır.

Diğer birçok uygarlıkta olduğu gibi Yahudilikte de kadın kısır olursa terkedilir ve gerek toplum gerekse ailesi tarafından dışlanır. Kadın miras ve mal-mülk edinme hakkına sahip değildir.

Kölelik ve fahişeliğin yangın olduğu Yahudi toplumunda bekârlık büyük suç sayılmıştır. Evlilikler kaçırma ve satın alma şeklinde olurdu. Evlenen kadın her yönüyle kocasının malı oluyor ve kocası ona istediğini yapa biliyordu.

Yahudiler kadının hayız (regl) dönemi boyunca pis olduğunu kabul ediyorlardı. Onların pişirdiği yemeği yemezler, ellerini sürdükleri suyu içmezler, hatta onlarla aynı şiltenin altında oturmazlardı. Kısacası kadınlar evlerinde temas edilmez bir konumda kalırlardı. Vb.

 Hıristiyanlıkta kadın:

 İncil yorumcularından Aziz Augustin’in (354-430) kadın konusundaki tutumu ve ‘teolojik’ açıklamaları birer ‘âyet’ olarak Ortaçağ boyunca tekrar edilmiştir. Hippo piskoposu olan Augustin’e göre, erkeğin bedeni ile ruhu arasında bir düalite yoktur, oysa kadının ‘cinsiyeti’ onun ruhunu yansıtmamaktadır. Erkek, ruh ve bedeni ile tam olarak ‘Tanrı’nın sûreti’dir; oysa kadın, sadece ruhu bakımından buna sahiptir. Zira onun ‘kadınlığı’ (dişiliği, feminite) aklının çalışmasına bir ‘engel’ teşkil etmektedir. Bu nedenle kadının aşağı derecede bir varlık olması ‘tabiidir’.

Ortaçağ Kilise Babaları’ndan Aquino’lu Thomas (1225-1274), Augustin’in teorisini devam ettirmiştir. Ona göre de kadın, erkeğe nispetle eksik yaratılmıştır. Kadın, ‘aklî kavrayış’ın tam olarak gerçekleştiği erkeğe tabi olmak ve ona itaat etmek zorundadır. Bu anlayış, Kilise hukukunda maddeleştirilerek bir esas haline getirilmiştir. Mesela, 15. yüzyıla kadar temel metin kabul edilen Gratien Genelgesinde ‘kadın, Tanrı’nın suretinde yaratılmamıştır’ ibaresi yer almaktadır.

Hıristiyanlıktaki kadın algısı, Pavlus’un özellikle Korintoslular’a yazdığı birinci mektupta ileri sürdüğü görüşler çerçevesinde şekillenmiştir. Yahudi ve pagan kültürlerinin etkisi altında gelişen bu algı, Kilise’nin Ortaçağ boyunca kadına yönelik aşağılayıcı tutumunun temelini teşkil etmiştir.*

Kadın; İslam’la ‘insan’ oldu!

İslam güneşi dünyanın üzerine doğarken dünyada kadının hâli arz etmeye çalıştığımız gibi kapkaranlık bir atmosferin içindeydi. İslamiyet, sadece Arap toplumunda değil, tüm dünyada âdeta bir eşya statüsünde olan kadını bu durumdan kurtarıp, belli hakları olan insan statüsüne yükseltti. Bu konuda İslam medeni hukuku tek başına büyük bir kaynaktır. İslam’ın kadına neler verdiği oradan detaylı olarak görülebilir.

Şimdi Müslüman olmuş Hıristiyan ve Yahudi kökenli kimi şahsiyetlerin İslam’da kadın olgusuna bakışlarını yansıtan, Doç. Dr. Abdülaziz Hatip’in, ‘Onların Gözü İle İslam’da Kadın’ başlıklı çalışmasından bir alıntı yaparak konuyu bitirmek istiyoruz:

 “Marsıle Poızer (Çağdaş Fransız düşünür, İslam İnsanîliği): Avrupalı Hıristiyanlara kadına saygı göstermeyi öğreten, İspanya yoluyla Müslümanlardır. Kur’an’a göre kadın, erkekle aynı cevherde yaratılmıştır. (Kitap-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümü’nün ileri sürdüğü gibi) kadının, erkeği asli günaha sevk ettiğini söyleyemez. Kur’an’ın ve Hz.Muhammet’in öğretileri, kadın haklarının bıkmaz usanmaz savunucuları olduklarını ispat etmişlerdir.

Emıle Dermenghem (Fransız oryantalist, Muhammed’in Hayatı): Şunda hiç kuşku yok ki, İslam, Arap dünyasında kadının değerini yükseltmiş ve durumunu iyileştirmiştir. Hz. Peygamber, ‘En hayırlınız, hanımlara karşı en hayırlı davranandır.’ Buyurdu. Genç kızlar zorla evlendirilmekten, kadın ve yetim malını tehditle yemekten, boşanma durumunda kadını hakkının yitirilmesinden menetmiştir. Hz. Muhammed, dost hayatı yaşamaktan, cariyeleri fuhşa zorlamaktan menetmiştir. Hangisi daha iyi: Yasal yolla çok kadınla evlilik mi, yoksa metreslik yoluyla çok kadınla birliktelik mi? çok kadınla evlilik her ikisi de tehlikeli olan fuhşu ortadan kaldırırken kadınların da beraber kalmalarının çözümüdür.

Cte Henrı de Castre (Fransız Binbaşı, İslam ve Hatıralar): Müslümanlardaki çok kadınla evliliğe nispet ettikleri kötülüklerin hepsi gerçek dışıdır. Şark’ta o rezaletleri doğuran sebep, çok kadınla evlilik değildir. Rezaletlerin tüm Şark’takinden çok daha fazlasına Paris, Londra, Berlin de rastlanır. Kadınlar, peygamberlerine birçok yönden şükran borçludurlar. Kur’an’da kadın hakları ve erkeklerin onlara karşı görevleri konusunda ayetler yer alır. Bir Müslümana göre hayâ ile, bir Hristiyan’a göre hayâ arasındaki fark, gökle yer arası kadardır.

Et. Dient ( Fransız, İslam’ın Nuri İle): İslam tabiat yasalarına uygun hareket eder. Kilise ise hayatın bir çok alanında tabiata karşı demagoji yapar ve onunla çatışır. Hıristiyan kandırmacılığının her türlüsüne rastlar hale geldik. Hıristiyanlığın görünüşte sarıldığı tek kadınla evlilik teorisinin altında üç büyük musibet ve kötülük kendisini gösterir: Fuhuş, evde kalan kızlar ve evlilik dışı çocuklar. Benzer toplumsal hastalıklar İslam kanunlarının tam olarak uygulandığı ülkelerde nerdeyse hiç bilinmemektedir. Ancak Batı Medeniyetleriyle temasa geçtikten sonra oralara da sızıp yayılmıştır. Schmitz du mulin tarafından kaleme alınan  L’İslam   isimli eserde, 1827 yılında bütün bir Osmanlı Başkentinde (İstanbul’da), bir tek genelev bulunmadığı ve Şark’ta frengi denilen zührevi hastalığın bilinmediği kaydedilir. Şark kadının çağdaş hayata karışıp geçim için koşturan bu konuda erkeklerle yarışan ve pek çok mutsuzluk ve bedbahtlıklara maruz kalan Batılı kız kardeşleriyle aynı strese hedef olmalarından endişe ediyoruz. Kadının muhtaç olduğu esaslar, İslam’ın öğretileriyle tam bir uyum göstermektedir.

Durant (Çağdaş Amerikalı yazar, Medeniyetler Tarihi): İslam, Arap dünyasında kadının değerini yükseltti. Müslüman kadının konumu Avrupa memleketlerindeki kadınınkinden önemli bir konuda farklılık göstermekteydi. Edebiyat ve bilimde çok sayıda Müslüman kadın yetişmiştir.

Dr A. N. Sousa ( Yahudilikten İslam’a geçen araştırmacı, İslam’a Giden Yolculuğum): İlk olarak kadının değerini yücelten ve hayatta erkeğinki gibi ona da hakkını veren İslam olmuştur. Aslen Yahudi olup Kur’an-ı Kerim’den etkilenerek Müslümanlığı kabul ettim. Hıristiyanlar gafletlerinden uyanıp konu üzerinde iyice düşlünseler, açıkça göreceklerdir ki, İslam bu alanda onlardan tam 13 ‘asır erken davranmıştır. Bugün boşanmanın Müslümanlar arasında az rastlanır olması buna karşın geçmişte son derece kötü karşılayan batılılar nezdinde çok olması, garip bir durumdur. Mesela, ABD’de yılda, 200.000’den fazla boşanma vakası meydana gelmektedir. Hz. Peygamber, İslam dünyasında kadını değersiz bir mal konumundan saygıdeğer bir kişilik seviyesine yükseltti.

Sedıllot ( Fransız oryantalist, Genel Arap Tarihi ): Kur’an ki, Müslümanların anayasasıdır, kadının aşağılanmış değerini yüceltmiştir. Beni en çok sevindiren Hz. Muhammed’in çocuklara gösterdiği özen ve ilgidir. Küçük çocuklarla oynayıp şakalaşmaktan büyük zevk duyardı.

L . Veccıa  Vaglıerı (İtalyan bayan araştırmacı,  Difa Anil İslam): Evlilik konusunda İslam geleneği hayattan başka bir şey talep etmez. Şu ana kadar, çok kadınla evliliği kesin olarak içtimai bir kötülük ve ilerleme yolunu tıkayan bir engel olduğuna ilişkin her hangi bir delil ortaya konulmuş değildir. İslam’da kadın mahkemeye başvurarak evliliğin feshini isteye bilir. Kötülüğe meydan vermemek ve sonuçlarını savmak amacıyla Müslüman kadının örtünmesi zorunludur, örtünme geleneği, İslam toplumu için paha biçilmez faydalara kaynak oluşturmuştur.

Weiss (Macar asıllı düşünür gazeteci, Yahudi iken Müslümanlığı kabul etti, Mekke’ye Giden Yol): Hz. Peygamber, kadın ve erkekleri Allah karşısında eşit tutan, daha önce duyulmadık kurallar getirdi. Ki, İslam’da kadın, bütün haklara sahip bağımsız bir kişiliktir.

Roger  Garaudy (Ünlü Fransız Komünist Partisi’nin eski yöneticilerinden. Yetmişli yılların sonunda Müslüman oldu.): Kur’ân’da kadın erkeğin ikizi ve ortağıdır. Kur’ân, günahın sorumluluğunu kadına yüklemez. Kur’ân’ın prensipleri geçmiş tüm toplum prensiplerinden ileridir. Batıda kadına mal ve mülkte tasarruf sahibi olma hakkı ancak 19. YY’da verilmiştir. Boşanma hakkı dâhil Batı’da, 1300 sene sonra bu hak elde edilebilmiştir.

Sır Hamilton A. R. Gıbb  (Çağdaş İngiliz doğu bilimcilerinin üstadı.): Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in orijinal öğretileri tüm duruluğu, yüceliği ve hem kadın hem de erkeğe karşı eşit davranan adaletiyle yeniden kendini gösterir. Kadına yönelik olarak İslam’ın tutumu, kişiliğini ve sosyal konumunu anlamadaki metodu ve İslami yaşamanın kadını korumadaki yönetimi, diğer dinlerdekinden çok çok daha üstündür.

Lady  E.  Cobold (İngiliz Prenses İslam’ı kabul etti.): Müslüman kadınlar bilim ve kültür alanında erkeklerden geride değillerdir. İslam’la birlikte kadın erkeğin hak ve sorumluluklar açısından eşiti durumuna geldi. Reis oluşu da, onu gücü ve kuvvetiyle koruması, kanı pahasına savunması, elinin kazancıyla ona harcamada bulunması içindi. Bu derece gözetme ve korumadan ibaret olup bunu aşıp kadını ezme veya hakkını çiğneme noktasına vardırılamaz. Müslüman kadın, İstanbul’dan bizzat gördüğüm gibi, Avrupa’daki kız kardeşlerinden daha özgürdür.

Kwelwm ( İngiliz düşünür Müslüman, İslami Düşünce): Çok kadınla evlilik istisnai bir durumdur. İslam’a göre Yüce Allah nezdinde cinsler arasında hiç bir ayrın yoktur.

Lightner  ( İngiliz araştırmacı, İslam Dini): Müslümanlarda evlilik, Hıristiyan yazarların bu konudaki iftiralarının kirletemeyeceği kadar yücedir. Müslümanlarda ailelerine, gariplere, yaşlılara karşı şefkat ve iyilik şanlı bir sıfat olup Hıristiyanların örnek alması gerekir. Hz. Muhammed’in şeriatını inceleyenler görecektir ki, o tek kadınla evliliği teşvik etmiş o kadınla konumunu yüceltmiş ve bu konuda çok büyük bir ilerleme sağlamıştır. İslam’da ne genelevlere ne de fuhşun yayılmasına göz yuman bir konu bulunur. Müslüman kadının öyle bir yasal konumu vardır ki, İngiliz kadınınkinden çok daha iyidir.

Dr G Lebon ( Fransız, Arap Medeniyeti, Yönetim Ruhu): İslam kanunları, Müslüman erkeklerin iyi davranmadıkları iddia edilen hanımlara, miras konusunda öyle haklar tanımış ki, benzerini bizim kanunlarımızda bulamazsınız. İslam haksız yere kendisine yöneltilen iddialara karşın, kadının sosyal konumunu ve değerini son derece yüceltmiştir. Avrupalılar, yiğitlik prensiplerini ve bunun gerektirdiği kadına saygıyı Müslümanlarda aldılar. Şu halde, Hıristiyanlık değil, İslam’dır ki kadını içinde bulunduğu en derin çukurdan çıkarıp yüceltmiştir. Günümüzde Müslüman kadınların durumu Avrupa’daki hem cinslerininkinden daha iyidir. Hak ve değerlerindeki kimi noksanlıklar, hiçbir şekilde Kur’ân yüzünden değildir, ona ters hareket edildiğindendir. Yasal çok kadınla evlilik, Avrupalılar arasındaki riyakârane evliliklerden ve bu zihniyetin sebep olduğu evlilik dışı çocuklardan daha iyidir.

Dr Nazmı  Luka ( Mısırlı Hristiyan, Elçi): İslam’da kadın, insandır. Bu açıdan erkeğin ikizi olup erkeğin muhatap olduğu emanet yükünün aynısı onun da omuzundadır. Bu din, iman ve ruhu arındırma emanetidir. Kur-ân surelerinde Allah huzurunda erkek ile kadın arasında tam eşitliğe işaret edilir. İslam, gerçekte değerler bakımından, cinsler arasında ayrım yapacak gerici bir din değildir. Bilakis İslam’da değerler bakımından kadın erkekle tamamen eşittir. Cinsler arasında varsa bir üstünlük bu sahip olunan erdemlerle ilgilidir.

J. Marrsh ( ABD’li , Müslüman oldu): Müslüman kadına bazı kısıtlamaların getirildiği var sayılsa bile bunlar sadece ve sadece Müslüman kadının bizzat kendi çıkarlarını güvence altına almak içindir. Batının endişe ve rahatsızlığını çektiği ailevi problemler, güvence içinde, mutlu yaşayan Müslüman ailelelerde asla söz konusu değildir. Müslümanlarda eşler arasındaki içtenlikli bağlılık sayesinde, huzur dolu bir güven mevcuttur. Başka toplumlarda ise bu güven büyük ölçüde zedelenmiştir.

Muna A. Maclosky (Alman asıllı bayan, Müslüman oldu): İslam, kadını ve erkeği bir bütünün iki eşit parçası ve birini diğerinin tamamlayıcısı kabul eder. İslam, kadının öğretimini ilim ve kültürle donatılmasını teşvik eder, çünkü kadın çocuğun öğretmeni durumundadır. İslam’da kadının düşünce ve ifade hürriyeti vardır. Müslüman kadın hayatta her açıdan onurlu ve saygılıdır. Fakat ne yazık ki, günümüzde insanlık Batı medeniyetinin sahte pırıltısıyla hâlâ kandırılabilmektedir. Bununla beraber Batı toplumları bir gün mutlaka gerçekleri görecek ve yanıldıklarının farkına varacaklardır.

Mary Howe ( İngiliz, Müslüman oldu): Örtünme kadının onurunu korur ve onu şehvet bakışlarından muhafaza eder. İslam kadını onurlandırmış ve gerek insan gerekse kadın olarak haklarını tam olarak vermiştir. Batı’da kadın çalışıp eve bakmak zorunda kalmıştır. Müslüman kadın ise bu konuda serbesttir. Evin geçimi ile erkek yükümlüdür. Allah erkeğe kadınlar üzerinde bir yöneticilik hakkı vermişse bunun amacı, erkeğin çalışıp hem kendisinin hem ailesinin geçimini sağlamaktır.

Michel  Lelong ( Fransız rahip): Ben burada, Batı’da, serbest olduklarını söyleyen ama üzerlerinde yeni köleliklerin ağırlığını taşıyan kadınlarla sık sık karşılaşıyorum… Gerçek bir Müslüman kadın için hatta gerçek bir Hıristiyan kadın için, hürriyet, her zaman ferdi özerkliğe sahip olmak değildir, gerçek hürriyet, sorumluluğunu bilip ona göre hareket edebilmektedir.

 Wılfrıed Hofmann ( ABD’li Diplomat, Müslüman oldu, Bin Yılda Yükselen Din: İslam): İslam’da kadın imajının olumlu oluşu temelde Kur’ân’ın Havva’ya azdırma suçu yüklememiş olmasının olumlu etkisine dayanır. Günahı her ikisinin de cennetten çıkmasına yo açan müşterek bir fiil olarak nitelendirildiği gibi, Havva’nın Âdem’in eğe kemiklerinden yaratılmış olduğunu da söylemez. Kur’ân kadın şahsiyetlere hemen hemen istisnasız olarak hep olumlu özellikler atfetmiştir. Seba Kraliçesi, Musa’nın annesi, Firavunun eşi, Meryem ve annesi gibi… Kadının şahitliği genel olarak erkeğin şahitliğine denktir: Ancak mali işlerle ilgili muamelelerde kadınların mesleki bilgi ve tecrübeye sahip olmamaları durumunda iki kadın şahit gerekecektir. Böyle bir yaklaşımla hareket edilirse, askerlik, hamilelik ve doğum gibi cins farklılığına dayanan hususlarda, kadınla erkeğe farklı muamele edilmesine cevaz veren Batı hukuku ile İslam şeriatı arasında öze ilişkin bir fark görülmez.”

Sonuç: İslamiyet’in yayılması sırasında, bazen İslamiyet’in özüyle uzaktan yakından alakası olmayan bir takım eski adetler, uygulamalar yeniden etkili olmaya başladı. Böylece, zamanla, kadın hakları konusunda İslam’ın öngördüğü şekilde iyileşmeler olacağı yerde, tam tersine, kadını ikinci sınıf insan durumuna düşüren bir takım anlayış ve uygulamalar da gitgide İslam ülkelerinde egemen oldu. Kadınlar aleyhinde yorumlar getirildi. İslamiyet’in ‘ilim öğrenmek kadın ve erkek herkese farzdır’” hükmüne rağmen, kadınlar evlere hapsedilerek, sosyal ve ticari hayattan men edilmek istendi. Bu durum son dönem İslam toplumlarının geri kalmışlığının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Çünkü kadınlarına, kızlarına değer vermeyen, onları eğitmeyen toplumlar, onlardan doğacak çocukları da yeterince eğitim almadan yetiştirmeye mahkûm olduklarını zamanın da anlamadılar.

Nisâ suresinin 1-35, 36-42, 105-135 ve 176. Âyetleri sağlam bir İslam ailesi kurmaya yönelik emirler içermektedir. Son din olan İslam kendinden önceki toplumların kadına yönelik yanlış tutum ve davranışlarını kökten değiştirmiştir. Ahlakî, kültürel, sosyal, ekonomik ve politik yapıyı kuşatan, ilâhî kökenli, yeni değerler ortaya koymuştur. İslam aileyi sosyal toplumun en önemli kurumu haline getirdi. Kadını, erkeği, çocukları, yetimleri ve diğer yakınları, hukukî haklarla koruma altına aldı. Evlilik kuralları, karı ve kocanın hakları, kadının toplumdaki statüsü yeniden tespit edildi. Miras hukuku da yine İslam’la insanlığın özellikle kadınların elde ettiği büyük bir haktır.

 *Bu bölümde yer alan yazılar, farklı kaynaklardan istifade edilerek yazılmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s